Firefly Gemini Flash Prompt 1920x1080 16 9 WordPress blog kapak gorseli uret. Renk paleti ayni kalsin 409670 1
|

CMK Kapsamında Görevlendirilen Zorunlu Müdafilere Ödenen Ücretin Yetersizliğinin Savunma Hakkına Etkisi

Ceza Yargılaması Sürecinde Başvurucunun Zorunlu Müdafi Tarafından Savunulması

Zorunlu Müdafi

Ayhan Bahar / Türkiye (B. No. 27231/20) başvurusu, başvurucunun Türk Ceza Kanunu’nun 314 § 2. maddesi uyarınca silahlı terör örgütüne üyelik suçundan mahkûm edilmesine ilişkin ceza yargılamasının adilliği ile ilgilidir (Davanın detaylarını burada bulabilirsiniz). Başvurucu, eski bir polis memuru olup hakkında FETÖ/PDY’ye üyelik isnadıyla yürütülen yargılama sonunda, esas itibarıyla ByLock kullandığı ve sohbet toplantılarına katıldığı yönündeki tanık anlatımına dayanılarak 7 yıl 6 ay hapis cezasına mahkûm edilmiştir.

Dosyanın dikkat çekici unsurlarından biri, zorunlu müdafi yardımının başvurucu bakımından etkili bir savunma mekanizması üretmemiş olmasıdır. Nitekim esas hakkında kararın verildiği son duruşmada zorunlu müdafinin başvurucunun savunması sırasında cep telefonuyla ilgilenmesi nedeniyle mahkeme başkanı tarafından uyarıldığı, bu olay nedeniyle konuya ilişkin olarak baro tarafından hakkında disiplin yaptırımı uygulandığı anlaşılmaktadır. Bu olgu, müdafinin savunmaya gösterdiği özen ve dikkat düzeyinin ayrıca tartışılmasını gerektirmektedir.

Hakkındaki mahkûmiyet kararına karşı ceza infaz kurumunda tutulan başvurucu, istinaf aşamasında uzun ve ayrıntılı bir başvuru yaparak hem mahkûmiyet hükmüne yönelik itirazlarını ortaya koymuş hem de zorunlu müdafinin kendisini ceza infaz kurumunda hiç ziyaret etmediğini, duruşmalar öncesinde müdafinin ile görüşemediğini ve bu nedenle savunmasını hazırlayabilmek için etkili bir hukuki yardımdan yararlanamadığını açıkça dile getirmiştir. Başvurucu, bu suretle savunma stratejisini müdafi ile birlikte oluşturma imkânından fiilen yoksun bırakıldığını da belirtmiştir. Buna karşılık zorunlu müdafi, istinaf aşamasında yalnızca tek cümle ile mahkûmiyet hükmünün kaldırılmasını talep etmiş; istinaf başvurusunun reddi üzerine bu kez temyiz aşamasında da yine tek cümlelik bir dilekçeyle hükmün bozulmasını istemekle yetinmiştir.

Ne var ki, CMK m. 294 uyarınca temyiz edenin, hükmün hangi nedenlerle bozulmasını istediğini temyiz başvurusunda açıkça göstermesi zorunludur. Müdafi tarafından sunulan bu gerekçesiz temyiz dilekçesi, anılan kanuni yükümlülüğü karşılamadığından Yargıtay tarafından usulden reddedilmiş; böylece başvurucunun mahkûmiyet hükmü esas bakımından temyiz denetimine hiç konu olmamıştır. Bu noktada, bölge adliye mahkemesinin kararının istinaf talebinde bulunduğu halde başvurucuya bildirilmediğini özellikle belirtmek isterim.

Başvurucunun daha sonra Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı bireysel başvuru da, mahkûmiyete ilişkin şikâyetlerin etkili iç hukuk yolları usulüne uygun biçimde tüketilmeden ileri sürüldüğü gerekçesiyle kabul edilemez bulunmuştur. Böylece, zorunlu müdafinin yetersiz ve gerekçesiz kanun yolu başvuruları yalnızca Yargıtay denetimini etkisiz hale getirmemiş; aynı zamanda başvurucunun bireysel başvuru yolunda da usulî bir engelle karşılaşmasına yol açmıştır.

AİHM Önünde Müdafi Yardımıyla Savunma Yapma Hakkı İle Adil Yargılanma Hakkının İhlaline İlişkin Şikayetler

Müdafi Yardımıyla Savunma Yapma Hakkı

Anayasa Mahkemesi’nin bu kabul edilemezlik kararının ardından, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurarak ceza yargılamasının bütünü itibarıyla adil olmadığını, etkili avukat yardımından yararlanma hakkının ihlal edildiğini ve ayrıca kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesinin çiğnendiğini ileri sürdük. Başvurumuzda özellikle, zorunlu müdafi yardımının yalnızca biçimsel kaldığını, müdafinin savunmayı gereği gibi üstlenmediğini ve ulusal mahkemelerin bu açık yetersizlik karşısında pasif kaldığını şikâyet ettik.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de bu şikâyetleri kayda değer bularak başvurumuzu incelemeye almış ve 12 Mayıs 2025 tarihinde Türk Hükümeti’ne bildirmiştir (Mahkeme’nin 12 Mayıs 2025 tarihli yazısına ulaşmak için tıklayınız). Mahkeme, Hükümetten özellikle şu hususlarda savunma istemiştir:

  1. Başvurucunun AİHS m. 6 § 1 kapsamındaki şikâyetleri yönünden iç hukuk yollarını tüketip tüketmediği ve ceza yargılamasının adil olup olmadığı.
  2. ByLock kullanımına ilişkin verilerin MİT tarafından elde ediliş biçimi dikkate alındığında hukuka uygun biçimde elde edilip edilmediği.
  3. Söz konusu ByLock verilerinin bütünlüğü, doğruluğu ve tutarlılığı bakımından bağımsız bir uzman incelemesine tabi tutulup tutulmadığı.
  4. Başvurucunun AİHS m. 6 §§ 1 ve 3(c) anlamında pratik ve etkili bir avukat yardımından yararlanıp yararlanmadığı.
  5. AİHS m. 7 kapsamındaki şikâyetler yönünden iç hukuk yollarının tüketilip tüketilmediği ve mahkûmiyetin dayandığı fiiller dikkate alındığında terör örgütü üyeliği mahkûmiyetinin kanunilik ilkesiyle bağdaşır olup olmadığı.

Bunun yanında Mahkeme, başvurucunun cezaevinde bulunduğu dönemde zorunlu müdafinin kendisini hiç ziyaret etmediği iddiasını aydınlatmak amacıyla cezaevi ziyaret kayıtlarının; müdafinin son duruşmada başvurucunun savunması sırasında telefonuyla ilgilenmesi nedeniyle hakkında başlatılan disiplinî veya diğer işlemlere ilişkin belgelerin; ayrıca müdafi tarafından iç hukukta sunulan tüm yazılı beyan ve dilekçelerin de Hükümetçe dosyaya sunulmasını istemiştir.

Müdafi Yardımıyla Savunma Yapma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin AİHM Önünde Dile Getirdiğimiz Hususlar

Müdafi Yardımıyla Savunma Yapma Hakkı

CMK kapsamında görevlendirilen müdafilere ödenen ücretlerin düşük olması ve önemli ölçüde gecikmeli ödenmesi, ceza muhakemesinde savunma hakkının pratikte etkisizleşmesine yol açan yapısal bir sorun olarak değerlendirilmelidir.

Mesele, yalnızca bir sanığa kâğıt üzerinde müdafi atanmış olması değildir. Asıl mesele, atanan müdafinin isnadın ağırlığına, dosyanın teknik karmaşıklığına, tutukluluk koşullarına ve sanığın kırılgan konumuna uygun nitelikte, yoğunlukta ve ciddiyette bir savunma faaliyeti yürütüp yürütemediğidir. AİHS m. 6 §§ 1 ve 3(c) bakımından güvence altına alınan hak, biçimsel temsil değil; pratik ve etkili hukuki yardımdır. Bu nedenle savunma hakkının gerçekleşip gerçekleşmediği değerlendirilirken yalnızca müdafi atanmasına değil, bu müdafinin görevini fiilen yerine getirmesine imkân sağlayan kurumsal ve maddi koşullara da bakılmalıdır.

Özellikle maddi imkândan yoksun sanıklar bakımından bu sorun daha ağır sonuçlar doğurur. Ağır ceza tehdidi altında bulunan, özgürlüğünden yoksun bırakılmış, ceza infaz kurumunun kapalı ve kısıtlayıcı rejimi altında yaşayan bir kişinin mevzuata, içtihata, öğretisel kaynaklara, uzman görüşlerine, bilirkişi raporlarına veya teknik delil çözümlemelerine doğrudan ve zamanında erişimi çoğu zaman son derece sınırlıdır. Dahası, bazı hâllerde sanık, kendi dosyasında verilen kararlardan dahi zamanında haberdar olamamakta, üst kanun yollarına başvurma veya savunmasını buna göre yeniden kurma imkânını yitirmektedir. Böyle bir konumda bulunan kişinin savunma hakkı, büyük ölçüde atanan müdafinin mesleki etkinliğine bağlı hale gelir.

Tam da bu nedenle, devletin ücretsiz müdafilik yükümlülüğü, yalnızca bir avukat görevlendirilmesi ile yerine getirilmiş sayılamaz. Müdafinin müvekkiliyle düzenli ve mahrem biçimde görüşebilmesi, dosyayı ayrıntılı inceleyebilmesi, teknik delilleri değerlendirebilmesi, gerekli gördüğünde uzman desteğine başvurabilmesi, savunma teorisi geliştirebilmesi ve ilk derece, istinaf ve temyiz aşamalarını birbirine bağlı şekilde yürütebilmesi gerekir. Oysa CMK ücretlerinin sembolik düzeyde kalması ve uzun süre sonra ödenmesi, müdafinin dosyaya yeterli emek ve zaman ayırmasını ekonomik olarak sürdürülemez hale getirebilmektedir. Bunun sonucunda, görünürde temsil edilen; ancak gerçekte yeterli savunma alamayan bir sanık profili ortaya çıkmaktadır.

Ceza yargılamasında özellikle örgüt üyeliği, anayasal düzene karşı suçlar, terör suçları veya dijital ve teknik deliller içeren dosyalar, sıradan bir savunma pratiği ile yürütülebilecek dosyalar değildir. Bu tür davalarda etkili savunma için, müvekkille düzenli görüşmeler yapılması, HTS kayıtları, ByLock verileri, CGNAT eşleştirmeleri, cihaz imajları, log kayıtları, baz analizleri ve bilirkişi raporları gibi materyallerin dikkatle incelenmesi, tanık beyanları arasındaki çelişkilerin sistematik biçimde ortaya konulması, tutukluluk tedbirine karşı sürekli ve gerekçeli itirazlar geliştirilmesi ve tüm bunların üst derece kanun yollarında hukuken denetlenebilir başvuru sebeplerine dönüştürülmesi gerekir. Bu yoğun emek ve uzmanlık gerektiren faaliyetlerin, yıllar sonra ödenen sembolik CMK ücreti ile aynı ciddiyet ve nitelikte sürdürülebileceğini varsaymak gerçekçi değildir.

Burada meselenin yalnızca avukatlık mesleğinin ekonomik koşullarıyla ilgili olmadığı özellikle vurgulanmalıdır. Düşük ve geç ödenen CMK ücretleri, savunma hakkının niteliğini doğrudan etkileyen bir adil yargılanma sorunudur. Çünkü özel müdafi tutma gücü bulunan sanık, yetersiz gördüğü temsil ilişkisini sona erdirme, başka bir avukatla çalışma, ek uzman görüşü alma veya savunma stratejisini yeniden kurma imkânına sahiptir. Oysa maddi imkândan yoksun sanık, çoğu zaman devletin atadığı müdafiye fiilen mahkûmdur. Bu nedenle, düşük CMK ücretinin  savunma kalitesini düşürmesi, yoksul sanıklar bakımından doğrudan savunma hakkının özüne etki eden yapısal bir sorun yaratır.

AİHM içtihadı da bu yaklaşımı desteklemektedir. Mahkeme, Artico / İtalya kararından itibaren, ücretsiz hukuki yardımın teorik veya görünüşte değil, pratik ve etkili olması gerektiğini açıkça ortaya koymuştur. Devlet, her bireysel savunma kusurundan otomatik olarak sorumlu tutulmasa da, savunma yardımını yapısal olarak etkisizleştiren bir sistem kurduğunda mesele münferit avukat hatasının ötesine geçer. Eğer hukukî yardım rejimi, müdafiyi dosyaya gerektiği ölçüde emek vermekten caydırıyor; müvekkille düzenli temas kurmasını, teknik delilleri analiz etmesini, ayrıntılı ve somut istinaf ve temyiz dilekçeleri hazırlamasını fiilen güçleştiriyorsa, burada yalnızca kişisel yetersizlikten değil, savunma yardımının kurumsal düzeyde işlevsizleşmesinden söz edilir.

Bu bağlamda, savunma hakkının etkili şekilde sağlanabilmesi için devletin pozitif yükümlülüğü iki düzeyde kendisini gösterir. İlk olarak bireysel düzeyde, mahkemeler ve diğer yetkili makamlar, görevlendirilen müdafinin dosyaya açıkça hazırlıksız geldiğini, müvekkiliyle görüşmediğini, teknik delillere hiç eğilmediğini, soyut ve içi boş kanun yolu başvuruları sunduğunu veya savunmayı yalnızca biçimsel şekilde yürüttüğünü fark ettiklerinde müdahale etmelidir. Gerekirse ek süre verilmesi, yeni müdafi görevlendirilmesi veya savunma eksikliğini giderecek başka önlemler alınması gerekir.

İkinci olarak yapısal düzeyde ise devlet, ücretsiz müdafilik sistemini, nitelikli savunma üretimini teşvik edecek şekilde tasarlamak zorundadır. Bunun anlamı, ücretlerin dosyanın niteliği, suç isnadının ağırlığı, teknik karmaşıklık seviyesi, tutukluluk hali, duruşma sayısı ve üst derece başvurularındaki emek yoğunluğu dikkate alınarak gerçekçi biçimde belirlenmesi ve ayrıca makul sürede ödenmesidir.

Aksi bir sistemde ortaya çıkan sonuç şudur: Devlet bir yandan kişiyi son derece ağır suçlamalarla yargılamakta, özgürlüğünden yoksun bırakmakta, teknik ve hacimli delillere dayanan karmaşık bir yargılama yürütmekte; diğer yandan bu kişiye sağladığı zorunlu savunmayı ekonomik olarak değersizleştirmektedir. Böyle bir durumda müdafi atanmış olması, savunma hakkının fiilen gerçekleştiği anlamına gelmez. Tam tersine, bu hâl, özellikle yoksul ve tutuklu sanıklar bakımından savunmanın görünüşte mevcut, gerçekte ise yetersiz olduğu bir yapısal adaletsizlik üretir.

Cezaevinde bulunan, hukuki kaynaklara doğrudan erişemeyen, kararları zamanında öğrenemeyen ve dosya materyaline bizzat hâkim olma imkânı sınırlı olan sanık açısından müdafi, yalnızca bir temsilci değil; savunma hakkının fiilî taşıyıcısıdır. Müdafi aktif değilse, sanığın savunma hakkı da çoğu durumda etkin biçimde kullanılamaz. Müdafi dosyayı sahiplenmiyorsa, sanığın hak iddiası soyut düzeyde kalır. Müdafi istinaf ve temyiz aşamalarında hukuken denetlenebilir ve somut başvuru sebepleri geliştirmiyorsa, üst derece incelemesi de fiilen anlamını yitirir. Bu nedenle etkili savunma yardımının maddi ve kurumsal koşulları, savunma hakkının tali değil asli unsurlarındandır.

Sonuç olarak, maddi imkândan yoksun kişilerin savunma hakkının temini, yalnızca kâğıt üzerinde müdafi atanması ile sağlanmış kabul edilemez. Etkili savunma, müdafinin isnadın ağırlığıyla ve dosyanın karmaşıklığıyla orantılı şekilde dosyaya eğilmesini, müvekkiliyle düzenli temas kurmasını, delilleri analiz etmesini, savunma stratejisi geliştirmesini ve kanun yollarını ciddiyetle işletmesini gerektirir. Devlet ise bunu sağlamak için salt atama yapmakla yetinemez; müdafinin bu fonksiyonu gerçekten yerine getirebilmesini sağlayacak uygun, gerçekçi ve zamanında bir maddi destek mekanizması kurmak zorundadır. Aksi yaklaşım, ücretsiz müdafilik sistemini adil yargılanma güvencesi olmaktan çıkarıp biçimsel bir prosedüre indirger. Bu da özellikle yoksul, tutuklu ve ağır isnatlarla karşı karşıya olan sanıklar bakımından AİHS m. 6’nın özünü zedeler.

Müdafi yardımıyla savunma yapma hakkının ihlal edildiğine ilişkin AİHM önünde dile getirdiğimiz hususların ilgili kısmına ulşamak için buraya tıklayınız.

Similar Posts