Fenerbahce min
|

AİHM, Fenerbahçe’nin Başvurusunu Hükümet’e Tebliğ Etti: 1959 Öncesi Şampiyonluklar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Gündeminde

Fenerbahce min

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Fenerbahçe Futbol A.Ş. ve Fenerbahçe Spor Kulübü tarafından Türkiye aleyhine yapılan başvuruyu çekişmeli aşamaya taşıdı. Mahkeme, başvuruyu 5 Mart 2025 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne tebliğ ederek resmi savunmasını istedi.

38961/23 başvuru numaralı dosyada, Fenerbahçe, 1959 yılı öncesinde kazandığı dokuz şampiyonluğun Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) tarafından resmen tanınmaması nedeniyle, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden doğan temel haklarının ihlal edildiğini ileri sürdü.

Mahkeme’nin komünike metninin İngilizce orijinal metnini burada, tarafımca yapılan Türkçe çevirisini ise burada bulabilirsiniz.

BAŞVURUNUN TEMEL DAYANAKLARI

Fenerbahçe, 6 Mart 2021 tarihinde TFF’ye başvurarak, söz konusu şampiyonlukların “millî lig şampiyonluğu” olarak tescil edilmesini talep etti. Tescil gerçekleşseydi:

Fenerbahçe
  • Fenerbahçe’nin toplam şampiyonluk sayısı 28’e yükselecek,
  • Takım armasına beşinci yıldız eklenecek,
  • 2005’ten itibaren doğmuş olması gereken yayın gelirleri kapsamında 11.100.000 USD’lik tazminat talep edilecekti.

TFF’nin bu başvuruya hiçbir cevap vermemesi ve Tahkim Kurulu’nun “yetkisizlik” kararı vermesi üzerine kulüp, iç hukuk yollarının tükendiğini belirterek 27 Ekim 2023 tarihinde AİHM’ye başvurdu.

AİHM’İN İNCELEME ALANI

AİHM, Türkiye Hükümeti’ne gönderdiği tebliğ mektubunda aşağıdaki hususlarda açıklama istedi:

  • Adil yargılanma hakkı (AİHS m. 6/1) bağlamında, başvuranların erişebileceği bağımsız ve tarafsız bir yargı merciinin bulunup bulunmadığı,
  • Mülkiyet hakkı (Ek Protokol 1 m. 1) kapsamında, başvuranların ekonomik beklentilerinin “meşru bir mülkiyet” teşkil edip etmediği,
  • Etkili başvuru hakkı (AİHS m. 13) yönünden iç hukukta gerçek ve etkin bir çözüm yolu bulunup bulunmadığı.

HUKUKİ TARTIŞMALARIN ODAĞINDA: “MEŞRU BEKLENTİ” VE TFF’NİN KEYFİYETİ

Başvuru, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadında mülkiyet hakkının kapsamı bakımından özel önem taşıyan “meşru beklenti” kavramını yeniden tartışmaya açmıştır. Başvurucular, Türkiye Futbol Federasyonu’nun uzun süreli kurumsal sessizliği, 1959 yılı öncesi şampiyonlukların tanınmamasının yayın gelirleri, kurumsal itibar, marka değeri ve armaya yıldız eklenmesi gibi ekonomik ve sembolik sonuçlar doğuran etkileriyle birlikte değerlendirildiğinde, salt tarihî veya duygusal nitelikte bir talebin değil, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında korunmaya değer hukuki bir menfaatin söz konusu olduğunu ileri sürmektedir.

Bu çerçevede başvurucular, özellikle Kopecký / Slovakya ile Pine Valley Developments Ltd ve Diğerleri / İrlanda kararlarında ortaya konulan ilkelerden hareketle, taleplerinin yalnızca sembolik tanınma arayışına indirgenemeyeceğini; aksine, belirli, somut ve ekonomik sonuç doğurma kapasitesine sahip bir hak veya en azından hukuk düzenince ciddiyetle ele alınması gereken meşru bir beklenti niteliği taşıdığını savunmaktadır. Başvurunun bu yönüyle odak noktası, yalnızca tarihsel şampiyonluk iddiasının doğruluğu değil; aynı zamanda TFF’nin bu nitelikteki bir talep karşısında karar almaktan kaçınmasının, hukuk devleti, hukuki belirlilik ve etkili başvuru ilkeleriyle bağdaşıp bağdaşmadığı meselesidir.

GÖZLER HÜKÜMET’İN SAVUNMASINDA

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin başvuru kapsamında yönelttiği sorular karşısında, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti tarafından sunulacak görüş ve savunmalar, yargılamanın seyri bakımından belirleyici nitelik taşıyacaktır. Mevcut uyuşmazlığın hukuki mahiyeti dikkate alındığında, Hükümet’in öncelikle Fenerbahçe‘nin ileri sürdüğü iddiaların Sözleşme bakımından korunabilir bir hak alanına girmediğini savunması; özellikle uyuşmazlığın sportif düzenleme ve takdir alanına ilişkin olduğu, bu nedenle de başvurunun konu bakımından Sözleşme hükümleri kapsamında değerlendirilemeyeceği yönünde bir itiraz ileri sürmesi beklenebilir.

Bununla birlikte, somut olayın yalnızca sportif takdir yetkisi çerçevesinde ele alınması hukuken yeterli görünmemektedir. Zira uyuşmazlık, salt spor organizasyonlarının iç işleyişine ilişkin teknik bir değerlendirmeden ibaret olmayıp; Fenerbahçe‘nin ileri sürdüğü talepler karşısında Türkiye Futbol Federasyonu’nun işlem tesis etmekten kaçınması, Tahkim Kurulu’nun yetkisizlik kararı vermesi ve Fenerbahçe‘ye fiilen işleyen, erişilebilir ve etkili bir iç hukuk yolunun sunulmaması gibi hususları da içermektedir. Bu yönüyle mesele, yalnızca sportif takdir alanının sınırlarına değil, aynı zamanda hukuk devleti ilkesi, etkili başvuru güvencesi ve yargısal denetime erişim imkânının fiilen mevcut olup olmadığına da ilişkindir.

Bu sebeple Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, başvuruyu yalnızca konu bakımından kabul edilemezlik zemininde değerlendirmekle yetinmeyip; iç hukukta Fenerbahçe‘nin iddialarının gerçekten incelenebilir bir mekanizma içinde ele alınıp alınmadığını tespit etmek amacıyla esasa yönelik incelemeye yönelmesi kuvvetle muhtemel görünmektedir. Böyle bir yaklaşım, yalnızca somut başvurunun kaderi bakımından değil, aynı zamanda Türkiye’de spor hukukuna ilişkin karar alma süreçlerinin hukuki denetlenebilirliği ve kurumsal hesap verilebilirliği bakımından da daha geniş sonuçlar doğurabilecek niteliktedir.

DAVAYA İLİŞKİN DEĞERLENDİRMELERİM

Madde 6 Bakımından

Hukuki Ölçüt: Savunulabilir Bir Hak İddiası ve Gerçek-Ciddi Bir İhtilafın Varlığı

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Boulois / Lüksemburg kararında (B. No: 37575/04, §§ 90–94), Sözleşme’nin 6 § 1. maddesinin uygulanabilmesi için ortada bir “hak ve yükümlülük” uyuşmazlığının bulunmasını zorunlu görmüş; bu uyuşmazlığın da teorik, dolaylı veya yapay nitelikte değil, gerçek ve ciddi bir ihtilaf teşkil etmesi gerektiğini vurgulamıştır. Mahkeme’ye göre bu kapsamda ileri sürülen hakkın, iç hukukta açıkça kesin biçimde tanınmış olması zorunlu değildir; ancak en azından savunulabilir bir hukuki temele dayanması gerekir. Başka bir ifadeyle, Sözleşme’nin 6 § 1. maddesi, salt soyut beklentileri veya hukuken korunmaya elverişli olmayan menfaatleri değil; iç hukuk düzeninde tanınabilir nitelikte bulunan ve hukukî değerlendirmeye konu edilebilecek hak iddialarını koruma alanına almaktadır.

Somut Olayda Fenerbahçe’nin Talebi Gerçek ve Ciddi Bir İhtilafa Dayanmaktadır

Fenerbahçe tarafından Türkiye Futbol Federasyonu’na yapılan yazılı başvuruların cevapsız bırakılması, uyuşmazlığın yalnızca teorik düzeyde kalmadığını; aksine, somut ve fiilî sonuç doğuran bir idarî tutumla karşı karşıya bulunulduğunu göstermektedir. Bu sessizlik, başvurunun dayanağını oluşturan zımni ret niteliğinde değerlendirilmiştir. Buna ek olarak, TFF Tahkim Kurulu’nun yetkisizlik kararı vermesi, mevcut uyuşmazlığın federasyon içi başvuru yolları bakımından da çözümsüz bırakıldığını ve etkili bir inceleme mekanizmasına erişimin sağlanmadığını ortaya koymaktadır.

Bunun yanında Fenerbahçe’nin ileri sürdüğü talepler, yalnızca tarihsel veya sembolik bir tanınma arayışından ibaret değildir. Yayın gelirleri, muhtemel tazminat istemleri, marka değeri, kurumsal prestij ve armaya yıldız eklenmesine bağlı ekonomik sonuçlar gibi unsurlar dikkate alındığında, uyuşmazlığın doğrudan maddi etkiler doğurma kapasitesine sahip olduğu açıktır. Dolayısıyla burada tartışılan mesele, soyut bir tarih değerlendirmesi değil; iç hukuk alanında ekonomik sonuç doğurabilecek, ciddi ve somut bir hak iddiasına ilişkin gerçek bir ihtilaftır.

Hakkın İç Hukukta Tanınabilir ve Savunulabilir Bir Temele Dayanması Gerekmektedir

Boulois kararında Mahkeme, ileri sürülen hakkın varlığının yalnızca başvurucunun kullandığı kavramlara veya talebin sunuluş biçimine göre değil; iç hukuktaki normatif çerçeve, idarî yapı ve somut hukuki dayanaklar ışığında değerlendirilmesi gerektiğini açıkça ortaya koymuştur. Bu nedenle, tamamen idarî lütfa bağlı, hiçbir hukukî kritere bağlanmamış ve iç hukukta hiçbir karşılığı bulunmayan beklentiler, Sözleşme’nin 6 § 1. maddesi kapsamında korunmamaktadır.

Fenerbahçe’nin talebi ise bu anlamda tümüyle temelsiz veya hukuk dışı bir beklenti niteliğinde değildir. Her ne kadar TFF Statüsü’nde 1959 yılı öncesi şampiyonlukların tesciline ilişkin açık ve özel bir düzenleme yer almasa da, yayın gelirlerinin dağıtımı, kulüplerin resmî statüleri, armalarda kullanılan yıldız sistemi ve kulüplerin kurumsal marka değerine etki eden uygulamalar doğrudan TFF’nin düzenleyici ve idarî işlemleriyle bağlantılıdır. Bu nedenle Fenerbahçe’nin ileri sürdüğü iddialar, yalnızca tarihsel bir tanınma talebine değil; mevcut kurumsal ve ekonomik yapıya etki edebilecek bir hukukî menfaate dayanmaktadır.

Bu çerçevede Fenerbahçe’nin talebi, iç hukuk bakımından tamamen dayanaksız bir temenniden ibaret görülmemelidir. Aksine, mevcut düzenleyici çerçeve ile federasyonun tescil ve tanıma yetkileri dikkate alındığında, söz konusu iddia en azından savunulabilir nitelikte bir hak iddiası olarak değerlendirilmelidir.

TFF’nin Takdir Yetkisi Mutlak ve Sınırsız Değildir

Boulois kararının 93. paragrafında Mahkeme, kamu makamlarının karar alma yetkisinin mutlak, sınırsız ve herhangi bir hukukî ölçüte bağlı olmaması hâlinde, ortada Sözleşme’nin 6 § 1. maddesi anlamında savunulabilir bir hak ihtilafının bulunmayabileceğine işaret etmiştir. Buna karşılık, idarenin yetkisi belirli ilkelere, usullere veya değerlendirme ölçütlerine bağlıysa, artık bu alan tamamen hukuk dışı sayılamaz ve Sözleşme’nin 6 § 1. maddesi devreye girebilir.

Somut olayda TFF’nin bu konuda mutlak ve sınırsız bir takdir yetkisine sahip olduğu söylenemez. Nitekim federasyon, Tahkim Kurulu kararında bu hususta verilmiş kesinleşmiş bir karar bulunmadığını belirtmiş; ayrıca 15 Temmuz 2023 tarihinde konuya ilişkin bir komisyon kurulduğunu kamuoyuna duyurmuştur. Bu gelişme, meselenin federasyon bakımından tamamen iradî, keyfî ve hukukî bağlayıcılıktan uzak bir alan olarak görülmediğini; tersine, belirli bir değerlendirme sürecine tâbi tutulduğunu göstermektedir.

Bir konuda komisyon kurulması, inceleme süreci başlatılması ve kurumsal değerlendirme ihtiyacının kabul edilmesi, ilgili meselenin bütünüyle takdire bağlı ve hukukî denetimden bağışık bir alan oluşturmadığını göstermesi bakımından önemlidir. Bu nedenle TFF’nin tutumu, Sözleşme’nin 6 § 1. maddesi yönünden denetlenemez nitelikte mutlak bir takdir yetkisi olarak yorumlanamaz.

Ulusal Yargısal Mercilerce Esasa İlişkin Bir İnceleme Yapılmamıştır

Boulois kararının 94. paragrafında Mahkeme, ulusal makamların ve özellikle yargısal mercilerin başvuranın ileri sürdüğü hak iddiasını tanıyıp tanımadıklarına veya en azından bu iddiayı esas yönünden inceleyip incelemediklerine dikkat edilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Zira iç hukukta ileri sürülen iddia hiçbir aşamada esaslı biçimde incelenmemişse, bu durum başlı başına mahkemeye erişim ve etkili hukukî koruma sorununu gündeme getirebilir.

Fenerbahçe’nin talebi bakımından da durum budur. TFF Tahkim Kurulu, uyuşmazlığın esasına girerek bir hukukî değerlendirme yapmamış; yetkisizlik kararı vermek suretiyle inceleme alanını kapatmıştır. Bunun yanında iç hukukta, 1959 yılı öncesi şampiyonlukların tescili veya tanınmasına ilişkin olarak Fenerbahçe’nin iddialarını doğrudan ve etkili biçimde inceleyebilecek açık, erişilebilir ve öngörülebilir bir yargısal denetim yolunun mevcut olduğu da ortaya konulamamıştır. Bu hâliyle Fenerbahçe, ileri sürdüğü hukukî menfaatin esasının herhangi bir yargı organı tarafından değerlendirilmesi imkânından fiilen mahrum bırakılmış görünmektedir.

Sonuç

Boulois / Lüksemburg kararında ortaya konulan ilkeler somut olay bakımından birlikte değerlendirildiğinde şu sonuçlara ulaşılmaktadır:

  • Fenerbahçe’nin ileri sürdüğü talep, soyut veya sembolik bir iddiadan ibaret olmayıp, ekonomik ve kurumsal sonuç doğurma kapasitesine sahip gerçek ve ciddi bir ihtilafa dayanmaktadır.
  • Uyuşmazlığın konusu, iç hukuk bakımından tamamen dayanaksız bir beklenti değil; en azından savunulabilir nitelikte bir hukukî menfaat ve ekonomik hak iddiası teşkil etmektedir.
  • TFF’nin konuya ilişkin yetkisi mutlak ve sınırsız değildir; aksine, federasyonun bu alanda değerlendirme süreci başlatmış olması, meselenin hukukî ölçütlerden tamamen bağımsız olmadığını göstermektedir.
  • Fenerbahçe’nin ileri sürdüğü hak iddiası, hiçbir yargısal merci tarafından esas yönünden incelenmemiştir.

Bu itibarla, somut olayda AİHS m. 6 § 1 anlamında savunulabilir bir hak iddiasının bulunduğu; dolayısıyla başvurunun konu bakımından Sözleşme kapsamı dışında kaldığı yönündeki olası itirazların güçlü biçimde tartışmaya açık olduğu ve Mahkeme’nin bu başvuruyu esastan incelemeye elverişli görebileceği kanaatindeyim.

Mülkiyet Hakkı Bakımından

AİHM İçtihadında “Meşru Beklenti” ile “Mülk” Kavramı Arasındaki İlişki

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yerleşik içtihadına göre, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi yalnızca mevcut malvarlığı unsurlarını değil, belirli koşullar altında “meşru beklenti” niteliği taşıyan ekonomik menfaatleri de koruma alanına alabilmektedir. Nitekim Kopecký / Slovakya (Kopecký / Slovakya, no. 44912/98, 28 Eylül 2004) kararında Mahkeme, meşru beklentinin salt öznel bir umut veya temenniden ibaret olmadığını; aksine, iç hukukta yeterli bir dayanağı bulunan, belirli ölçüde somutlaşmış, hukuken savunulabilir ve icra kabiliyeti gösteren bir menfaate dayanması gerektiğini vurgulamıştır. Bu yaklaşım uyarınca, bir iddianın “mülk” olarak nitelendirilebilmesi için, yalnızca ekonomik değer taşıması yeterli olmayıp, aynı zamanda ilgili talebin iç hukuk düzeninde belirli bir normatif veya kurumsal zemine oturması da gerekmektedir.

Bu çerçevede Mahkeme’nin yaklaşımı, salt geleceğe ilişkin belirsiz beklentiler ile hukuk düzeni içinde tanınabilir nitelikteki menfaatler arasında açık bir ayrım yapmaktadır. İç hukukta hiçbir şekilde dayanak bulmayan, tamamen idarî lütfa veya mutlak takdire bağlı kalan yahut yeterince belirginleşmemiş talepler, kural olarak Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında korunmamaktadır. Buna karşılık, hukuk düzeninin yapısı, idarî uygulama, yerleşik kurumsal pratik veya belirli bir hukuki çerçeve nedeniyle objektif olarak dayandırılabilir hâle gelmiş menfaatler, “meşru beklenti” doktrini kapsamında incelenebilmektedir.

Fenerbahçe’nin Talebinin Hukuki Zemini

Somut olayda Fenerbahçe’nin 1959 yılı öncesi şampiyonlukların tanınmasına ilişkin talebi, ilk bakışta yalnızca tarihsel veya sembolik bir iddia gibi görünse de, uyuşmazlığın ekonomik ve kurumsal sonuçları dikkate alındığında daha farklı bir hukuki nitelik kazanmaktadır. Her şeyden önce, Türkiye Futbol Federasyonu mevzuatında 1959 yılı öncesi şampiyonlukların millî lig şampiyonluğu olarak tanınmasını açıkça yasaklayan emredici bir düzenleme bulunmamaktadır. Mevzuattaki bu açıklık ya da boşluk, meselenin hukuk dışı değil, bilakis normatif değerlendirmeye açık bir alan oluşturduğunu göstermektedir.

Bunun yanında, TFF’nin 1959 yılını fiilî başlangıç tarihi olarak esas alan uygulamasını açık ve bağlayıcı bir norm seviyesinde kodifiye etmemiş olması da önem taşımaktadır. Başka bir ifadeyle, federasyonun bugüne kadarki yaklaşımı, tartışmayı hukuken kesin biçimde kapatan açık bir düzenleyici işlemden ziyade, idarî ve kurumsal bir uygulama niteliği arz etmektedir. Bu durum, Fenerbahçe bakımından, söz konusu uygulamanın hukukî temellerinin sorgulanabilmesine ve bu alanda objektif olarak savunulabilir bir itiraz geliştirilmesine elverişli bir zemin oluşturmaktadır.

Ayrıca Fenerbahçe’nin talebi, yalnızca tarihsel bir tanınma arayışına indirgenemeyecek ölçüde somut ekonomik sonuçlar doğurma potansiyeline sahiptir. Yayın gelirlerinin dağılımı, kulübün ticarî değeri, marka gücü, sponsorluk ilişkileri, armada kullanılabilecek yıldız sayısı ve kurumsal itibara bağlı ekonomik yansımalar dikkate alındığında, burada ileri sürülen menfaatin salt sembolik olmadığı açıktır. Dolayısıyla mesele, yalnızca geçmişe dönük sportif bir tartışma değil; aynı zamanda güncel ekonomik ve kurumsal sonuçlar doğurabilecek bir hukukî menfaatin tanınıp tanınmaması sorunudur.

Bu bağlamda TFF’nin başvurulara cevap vermemesi ve Tahkim Kurulu’nun yetkisizlik kararı vermesi de ayrı bir önem taşımaktadır. Zira bu tablo, Fenerbahçe’nin ileri sürdüğü talebin bütünüyle hayalî veya hukuk dışı bir beklenti olmadığını; aksine, hukukî mahiyeti tartışılabilir ve incelenebilir bir iddia olmasına rağmen etkili bir denetim mekanizması içinde ele alınmadığını göstermektedir. Bu yönüyle somut olay, meşru beklenti tartışmasını yalnızca teorik düzlemde değil, etkili hukukî koruma eksikliği bağlamında da gündeme getirmektedir.

Kopecký İçtihadı Işığında Somut Olayın Değerlendirilmesi

Kopecký kararında Mahkeme, başvurucunun ileri sürdüğü menfaati koruma kapsamı dışında bırakırken, talebin varsayımsal nitelikte oluşuna, iç hukukta yerine getirilmesi gereken koşulların tamamlanmamış olmasına ve iddianın yeterli ölçüde somutlaşmamış bulunmasına dayanmıştır. Başka bir ifadeyle, o davada başvurucunun ileri sürdüğü talep, uygulanabilir ve dayanıklı bir hukukî iddia düzeyine ulaşmamış; bu nedenle Mahkeme, ortada “meşru beklenti” dahi bulunmadığı sonucuna varmıştır.

Fenerbahçe bakımından ise tablo aynı değildir. Öncelikle, kulübün ileri sürdüğü menfaatin ekonomik boyutu açık ve günceldir. Uyuşmazlık, yayın gelirleri, olası ticarî kayıplar, marka değeri ve yıldız sistemi gibi somut yansımaları bulunan bir alanla ilgilidir. Bu nedenle, talebin yalnızca farazî veya sembolik sonuçlar doğurduğu söylenemez.

İkinci olarak, mesele TFF tarafından açıkça yasaklanmış veya normatif olarak kesin biçimde kapatılmış değildir. Aksine, federasyonun bu alanda zaman zaman değerlendirme ihtiyacını kabul eden açıklamaları ve komisyon kurulmasına ilişkin yaklaşımı, uyuşmazlığın bütünüyle hukuk dışı veya tartışılamaz bir alan olarak görülmediğini göstermektedir. Bu da Fenerbahçe’nin beklentisinin tamamen temelsiz bir arzu değil, en azından idarî ve kurumsal bir zemine bağlanabilir nitelikte bir menfaat olduğu yönündeki argümanı güçlendirmektedir.

Üçüncü olarak, eşitlik, öngörülebilirlik ve hukuk güvenliği ilkeleri de bu tartışmada göz ardı edilemez. Zira sportif başarıların tarihsel ve kurumsal statüsüne ilişkin kararların şeffaf, öngörülebilir ve nesnel ölçütlere dayanması beklenir. Bu alanda açık bir düzenleme bulunmaksızın fiilî bir eşik uygulanması, buna karşı yöneltilen taleplerin ise etkili biçimde incelenmemesi, Fenerbahçe bakımından hukukî güven ve meşru beklenti tartışmasını daha görünür hâle getirmektedir. Bu nedenle somut olayın, Kopecký kararında reddedilen türden belirsiz ve temelsiz bir talep ile aynı kategoride değerlendirilmesi güç görünmektedir.

Sonuç ve Hukuki Kanaat

Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, Fenerbahçe’nin 1959 yılı öncesi şampiyonlukların tanınmasına ilişkin talebinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi bağlamında bütünüyle hukuk dışı, soyut ve korunamaz bir beklenti olarak nitelendirilmesi isabetli görünmemektedir. Aksine, söz konusu talep; iç hukukta açıkça yasaklanmamış olması, TFF’nin kurumsal düzenleme ve tescil alanıyla doğrudan bağlantı taşıması, somut ekonomik sonuç doğurma kapasitesine sahip bulunması ve etkili biçimde incelenmemiş olması nedeniyle, en azından “meşru beklenti” kavramı çerçevesinde ciddi biçimde tartışılabilir bir hukukî menfaat niteliği arz etmektedir.

Bununla birlikte, burada dikkat edilmesi gereken husus, söz konusu menfaatin tartışmasız ve kesin biçimde “mevcut mülk” olarak kabul edildiğini ileri sürmekten ziyade, Fenerbahçe’nin iddiasının Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi bakımından korunmaya elverişli bir meşru beklenti oluşturup oluşturmadığı yönünde güçlü ve temellendirilebilir bir tartışma alanı açtığını ortaya koymaktır. Bu nedenle somut olayda asıl sorun, yalnızca Fenerbahçe’nin talebinin kabul edilip edilmeyeceği değil; bu talebin hukuk devleti ilkesiyle bağdaşır biçimde incelenip incelenmediği ve ekonomik yansımaları bulunan bu menfaatin etkili hukukî korumadan mahrum bırakılıp bırakılmadığıdır.

Bu itibarla, Fenerbahçe’nin ileri sürdüğü talebin, Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında en azından tartışılabilir nitelikte bir meşru beklenti oluşturduğu; TFF’nin bu talebi uzun süre cevapsız bırakması ve etkili bir iç hukuk incelemesi sağlanmaması nedeniyle mülkiyet hakkı bağlamında ciddi bir Sözleşme ihlali olduğu kanaatindeyim.

AİHM NASIL BİR KARAR VERECEKTİR?

Yukarıda yapılan hukuki değerlendirmeler ışığında, başvurucular Fenerbahçe Futbol Anonim Şirketi ile Fenerbahçe Spor Kulübü’nün, 1959 yılı öncesinde kazanıldığı ileri sürülen şampiyonluklara ilişkin taleplerinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında korunabilir bir menfaat teşkil edip etmediği meselesi, Mahkeme önünde temel tartışma konusunu oluşturmaktadır.

Bu çerçevede Mahkeme’nin öncelikle, Fenerbahçe‘nin ileri sürdüğü talebin “meşru beklenti” düzeyine ulaşıp ulaşmadığını incelemesi beklenir. Şayet Mahkeme, söz konusu talebin yeterince yerleşik ve hukuken tanınabilir bir hakka dayanmadığı kanaatine varırsa, başvuruyu mülkiyet hakkı kapsamında incelemeksizin kabul edilemez bulabilir.

Buna karşılık, Mahkeme’nin Fenerbahçe‘nin iddialarını ciddi ve savunulabilir bulması hâlinde, uyuşmazlığı bu kez Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesi kapsamında, yani “mahkemeye erişim hakkı” ve “adil yargılanma hakkı” çerçevesinde değerlendirmesi mümkündür. Bu durumda ihlal tespiti, esasa ilişkin talebin kabulü sonucunu doğurmaz; yalnızca başvurucuların taleplerinin yetkili merciler tarafından etkili, ciddi ve gerekçeli biçimde incelenmesi gerektiğini ortaya koyar.

Nitekim AİHM’in yerleşik yaklaşımına göre, ihlal kararı verilmesi hâlinde Mahkeme, ulusal makamların yerine geçerek maddi vakıayı yeniden değerlendirmez veya bir spor müsabakasına ilişkin sonuçları değiştirmez. Bu bağlamda, şampiyonluk sayısının artırılması, yıldız verilmesi veya federasyon kararlarının doğrudan değiştirilmesi gibi talepler Mahkeme’nin yetki alanı dışında kalmaktadır.

Aynı şekilde, Fenerbahçe tarafından talep edilen yüksek miktarlı maddi tazminatların da kabul edilmesi beklenmemelidir. AİHM, ihlal tespiti hâlinde kural olarak yalnızca ihlal ile doğrudan bağlantılı zararları ve özellikle yargılama giderleri ile makul masrafları karşılamaya yönelik bir “adil tatmin” (AİHS m. 41) hükmü kurmaktadır.

Sonuç olarak, somut olay bakımından AİHM’in en olası yaklaşımı; ya başvuruyu “mülkiyet hakkı” kapsamında korunan bir menfaat bulunmadığı gerekçesiyle kabul edilemez bulması ya da aksi kanaate varması hâlinde, sınırlı bir inceleme yaparak “mahkemeye erişim hakkı” bağlamında ihlal tespiti ile yetinmesi yönünde olacaktır.

BU KARAR AYRICA KİMLERİ İLGİLENDİRİYOR?

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınan ve 1959 öncesi şampiyonlukların hukuki statüsünü konu alan bu dava, yalnızca Fenerbahçe Spor Kulübü’nü değil, 1959 yılı öncesinde Türkiye’de şampiyonluk yaşamış tüm futbol kulüplerini yakından ilgilendirmektedir. Zira, başvuran kulübün talebi ileriki süreçte TFF tarafından kabul edildiği takdirde, bu durum yalnızca bireysel hak ihlali tespitiyle sınırlı kalmayacak, Türkiye Futbol Federasyonu’nun tüm kulüplerin tarihsel başarılarını yeniden değerlendirme yükümlülüğünü beraberinde getirecektir.

Bu bağlamda, 1959 yılı öncesinde şampiyonluk yaşamış kulüplerin tamamı, potansiyel olarak bu kararın hukuki ve idari etkilerinden yararlanabilecek konumda olacaktır.

1959 Öncesi Şampiyonlukların Kulüplere Göre Dağılımı:

  • Fenerbahçe Spor Kulübü – 9 Şampiyonluk
  • Beşiktaş Jimnastik Kulübü – 7 Şampiyonluk
  • Harbiye Takımı – 3 Şampiyonluk
  • Gençlerbirliği – 2 Şampiyonluk
  • Galatasaray Spor Kulübü – 1 Şampiyonluk
  • Ankara Demirspor – 1 Şampiyonluk
  • Eskişehir Demirspor – 1 Şampiyonluk
  • Güneşspor – 1 Şampiyonluk
  • Göztepe – 1 Şampiyonluk
  • İstanbulspor – 1 Şampiyonluk
  • Ankaragücü – 1 Şampiyonluk
  • Muhafızgücü – 1 Şampiyonluk

1959 ÖNCESİ ŞAMPİYONLUKLARIN TANINMASI HALİNDE OLUŞACAK YENİ DURUM

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde görülen dava ile bağlantılı ileriki süreçte 1959 yılı öncesinde kazanılan şampiyonlukların “millî lig şampiyonluğu” olarak tanınması halinde, Türkiye profesyonel futbolunda resmî şampiyonluk sayılarında köklü bir değişiklik meydana gelecektir.

Türkiye’de futbolun kurumsal yapısı, 1923 yılında Türkiye Futbol Federasyonu’nun (TFF) kurulmasıyla birlikte şekillenmiş; 1924 yılından itibaren ulusal düzeyde düzenlenen şampiyonalar, bugünkü anlamda “lig usulü” olmasa da, doğrudan TFF denetiminde gerçekleştirilmiştir. Bu çerçevede, 1959 öncesinde kazanılmış şampiyonluklar, şekli organizasyon farklılıkları olsa dahi öz itibarıyla milli düzeyde kazanılmış sportif başarılardır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınan başvuru kapsamında, bu şampiyonlukların hukuken tanınması durumunda, mevcut şampiyonluk tabloları yeniden şekillenecektir. Bu durum yalnızca sportif sıralamayı değil, aynı zamanda yayın gelirleri, ticari marka değerleri, arma üzerindeki yıldız hakları ve tarihi prestij gibi birçok mülkiyetle bağlantılı hukuki menfaati de doğrudan etkilemektedir.

1959 Öncesi Şampiyonlukların Tanınması Hâlinde Kulüplerin Toplam Şampiyonluk Sayıları:

  • Fenerbahçe 28 Şampiyonluk
  • Galatasaray 25 Şampiyonluk (1959 öncesi 1 şampiyonluk eklenmesiyle)
  • Beşiktaş 21 Şampiyonluk (Halihazırda tanınan 2 şampiyonluğa ilaveten 5 şampiyonluğun daha tanınması hâlinde)
  • Trabzonspor 7 Şampiyonluk
  • Harbiye 3 Şampiyonluk
  • Gençlerbirliği 2 Şampiyonluk
  • Bursaspor, Başakşehir, Göztepe, Ankaragücü, Ankara Demirspor, Eskişehir Demirspor, Güneşspor, İstanbulspor, Muhafızgücü → 1’er Şampiyonluk

AİHM önündeki gelişmelerden haberdar olmak için WhatsApp kanalıma katılabilirsiniz

Whatsapp
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önündeki davalarda yaşanan gelişmelere,
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına,
  • AİHM‘in Türk Hükümeti’ni savunmaya davet ettiği davalara,
  • AİHM’nin önemli bildirilerine
  • Yazımlarıma, sıcağı sıcağına ulaşmak için WhatsApp kanalımı takip edebilirsiniz.

Similar Posts