Demirtas karari 3 scaled

AİHM’in Demirtaş Kararı (no. 13609/20) Işığında Türkiye’de Hukukun Üstünlüğü ve Yargının Siyasallaşması

Demirtaş kararı

Türkiye’nin son yıllarda hukukun üstünlüğü ilkesinden gittikçe uzaklaştığına dair tartışmalar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Selahattin Demirtaş / Türkiye (No. 13609/20, 8 Temmuz 2025) kararıyla yeniden gündemin odağına yerleşmiştir (Kararın Fransızca orijinal metnini burada bulabilirsiniz). Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) eski eş genel başkanı Selahattin Demirtaş hakkında Temmuz 2025’te verilen bu karar, Türkiye’de yargı erkinin siyasallaştığı ve muhalefet liderlerine yönelik yargı süreçlerinin hukuki temelden ziyade siyasi saiklerle yürütüldüğüne ilişkin güçlü tespitler içermektedir.

AİHM kararının içeriği ve Türkiye makamlarının bu karara karşı tutumu, ülkede hukuk devleti ilkesinin durumunu sistematik biçimde değerlendirmemize imkân tanımaktadır. Bu değerlendirme çerçevesinde, yargı bağımsızlığının erozyonu, anayasal denetimin zayıflaması, uluslararası hukuk yükümlülüklerinin ihlali ve siyasi güdümlü yargı pratikleri ele alınacaktır. Ortaya çıkan tablo, Türkiye’de demokrasinin temel dayanağı olan hukukun üstünlüğünün ciddi bir kriz içinde olduğunu göstermektedir.

Olayların Arka Planı

Başvurucu Selahattin Demirtaş, 1973 doğumlu olup, hâlihazırda Edirne Cezaevi’nde tutuklu bulunan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Kendisi, uzun yıllar Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde milletvekili olarak görev yapmış, aynı zamanda Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) eş genel başkanlığını üstlenmiştir. Söz konusu başvuru, başvurucunun 20 Eylül 2019 tarihinde yeniden tutuklanmasına ilişkindir. Bu tarihte, 4 Kasım 2016’dan beri özgürlüğünden yoksun olan başvurucu, 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde meydana gelen olaylara ilişkin olarak yürütülen bir ceza soruşturması kapsamında tutuklanmıştır.

Anılan olaylar, Türkiye’de 2012 yılında Kürt meselesine barışçıl ve kalıcı bir çözüm bulunması amacıyla başlatılan “çözüm süreci” döneminde yaşanmıştır. Eylül ve Ekim 2014’te DAEŞ terör örgütü, Türkiye sınırına yakın Suriye’nin Kobani kasabasına yönelik bir saldırı başlatmış; bu saldırı neticesinde DAEŞ ile YPG (Halk Savunma Birlikleri) arasında silahlı çatışmalar meydana gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, bir yandan binlerce mültecinin ülkeye girişine izin verirken, diğer yandan Kobani’ye gönüllü geçişleri engellemek amacıyla Suriye yönündeki sınır kapılarını kapatmıştır. Bu gelişmelere paralel olarak, 2 Ekim 2014’ten itibaren Türkiye genelinde çok sayıda gösteri düzenlenmiş; 6 Ekim 2014 itibarıyla bu gösteriler şiddet boyutuna ulaşmıştır.

Başvurucunun yasama dokunulmazlığının kaldırılmasının ardından, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, hakkında yürütülmekte olan çeşitli ceza soruşturmalarını tek bir dosyada birleştirmiştir. Yürütülen ceza soruşturması kapsamında başvurucu, 4 Kasım 2016 tarihinde “silahlı terör örgütü üyeliği” (TCK m. 314) ve “suç işlemeye alenen tahrik” (TCK m. 214/1) suçlamalarıyla tutuklanmıştır. Bu suçlamalar, 6-8 Ekim olaylarına dayanmaktadır.

Bu tutukluluğu ile ilgili Demirtaş, 20 Şubat 2017 tarihinde AİHM’e bireysel başvuruda bulunmuştur. AİHM Büyük Dairesi, 22 Aralık 2020 tarihli kararında (Karara ulaşmak için tıklayınız); başvurucunun özgürlüğünden yoksun bırakılmasının AİHS m. 5/1 ve 5/3, ifade özgürlüğü bağlamında m. 10 ve ayrıca kötüye kullanım yasağını düzenleyen m. 18 ile birlikte m. 5 bakımından ihlal teşkil ettiğine karar vermiştir. Seçme ve seçilme hakkı kapsamında değerlendirilen Protokol No. 1’in 3. maddesinin de ihlal edildiği tespit edilmiştir. Buna karşılık, AİHS m. 5/4 yönünden ihlal bulunmadığına hükmedilmiştir. Mahkeme ayrıca Türkiye’den, başvurucunun derhal tahliyesini sağlamak üzere gerekli tüm tedbirleri almasını istemiştir.

20 Eylül 2019 tarihinde, 6-8 Ekim 2014 tarihli olaylarla bağlantılı yürütülen başka bir ceza soruşturması kapsamında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, başvurucunun kamu düzenine yönelik ağır suçların başlıca azmettiricilerinden biri olduğu iddiasıyla ikinci kez tutuklanması talebinde bulunmuştur. Bu talep doğrultusunda, başvurucu hakkında daha önce benzer isnatlarla yürütülen soruşturmaya ilişkin deliller büyük ölçüde tekrar edilmek suretiyle ikinci kez tutuklama kararı verilmiş; böylece aynı olgular üzerinden özgürlüğünden yoksun bırakılmasına devam edilmiştir.

7 Ocak 2021 tarihinde Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, AİHM Büyük Dairesinin 22 Aralık 2020 tarihli kararını ve dava dosyasını inceledikten sonra tutukluluğun devamına karar vermiştir. 15 Nisan 2021’de, ilk tutuklama sürecine ilişkin yargılamayı yürüten Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi, ikinci tutuklama dosyasını yürüten Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nden her iki ceza dosyasının birleştirilmesini talep etmiş ve bu talep uygun bulunmuştur.

26-31 Aralık 2022 tarihleri arasında yapılan duruşmalarda Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, AİHM kararının uygulanmadığı ve yargılamanın siyasi saiklerle sürdürüldüğü yönündeki başvurucu savunmalarını incelemiş, ancak söz konusu davanın AİHM kararında incelenen dava ile özdeş olmadığı kanaatine varmıştır.

16 Mayıs 2024 tarihli duruşmada Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, başvurucuyu 11 ayrı suçtan mahkûm ederek toplamda 42 yıl hapis cezası ile cezalandırmıştır. Diğer bazı suçlardan beraatine karar verilmiş; üç suç yönünden ise bu fiillerin yasama dokunulmazlığı kapsamında kaldığı gerekçesiyle ceza tayinine gidilmemiştir. Yargılamalar iç hukukta hâlen derdesttir.

Başvurucu, 20 Eylül 2019 tarihinde yeniden tutuklanmasına ilişkin olarak Anayasa Mahkemesi’ne üç ayrı bireysel başvuru sunmuştur. Bu başvurular birleştirilmiş olup hâlen AYM önünde incelemede bulunmaktadır.

AİHM’in Demirtaş Kararının Çarpıcı Bulguları

AİHM’in Demirtaş / Türkiye davasındaki kararına göre Demirtaş’ın tutukluluk süreci, hukuki olmaktan ziyade siyasi motivasyonlarla uzatılmış ve çeşitli Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi maddeleri ihlal edilmiştir. Mahkeme, Demirtaş’ın Kasım 2016’da başlayan ve özellikle “6-8 Ekim 2014 Kobani olayları” ile ilişkilendirilen uzun tutukluluğunu mercek altına almıştır. Bulgular son derece dikkat çekicidir:

  • Hukuki Dayanak Eksikliği (AİHS Madde 5/1): Mahkeme, Demirtaş’ın 20 Eylül 2019’da ikinci kez tutuklanmasının “makul bir suç şüphesi” ile desteklenmediğini ve aslında önceki tutuklamadan içerik olarak farksız olduğunu vurgulamıştır. AİHM’e göre yıllar önce gerçekleşen 2014 olaylarına dair mevcut deliller, yeniden tutuklama için hukuki zemini oluşturamamıştır. Bu durum, tutuklamanın kanuni meşruiyetinin zayıf olduğunu göstermektedir.
  • Orantısız ve Uzun Süreli Tutukluluk (AİHS Madde 5/3): Demirtaş’ın uzun bir süre hapiste tutulması karşısında, yargı makamlarının bu derece uzun bir tutukluluk için ileri sürdüğü gerekçelerin ikna edici olmadığı belirtilmiştir. AİHM, tutukluluğun makul süreyi aştığına ve ölçüsüz bir tedbir halini aldığına hükmetmiştir. Bir başka deyişle, tutuksuz yargılama yerine tutukluluğun fiilen cezaya dönüştüğü tespit edilmiştir.
  • Etkisiz Yargısal Denetim (AİHS Madde 5/4): Karara göre Demirtaş hakkında uygulanan tutukluluk, hızlı ve etkili bir yargısal denetime tabi tutulmamıştır. Özellikle Anayasa Mahkemesi’nin yıllarca dosyayı karara bağlamaması ve tutukluluğun makul sürede incelenmemesi eleştirilmiştir. Ayrıca Demirtaş ve avukatlarının soruşturma dosyasına erişiminin kısıtlanması, savunma hakkını ve hukuki denetimi zayıflatan bir uygulama olarak gösterilmiştir.
  • Hakların Kötüye Kullanılması – Siyasi Amaçlı Yargı (AİHS Madde 18 ve Madde 5’in birlikteliği): En önemli tespitlerden biri, Demirtaş’ın tutuklanması ve hapiste tutulmasının hukuki değil siyasi amaçlarla yapıldığı sonucudur. AİHM, yetkili mercilerin aldığı tedbirlerin görünürde hukukilik taşısa da aslında “siyasi çoğulculuğu bastırmak ve demokratik tartışmayı sınırlamak” amacını güttüğünü ifade etmiştir. Bu ifade, Türk yargısının bir muhalefet liderini ceza yargısı yoluyla etkisiz hale getirmeye çalıştığını açıkça ortaya koymaktadır. Mahkeme, Demirtaş’ın özgürlüğünün, Sözleşme’nin öngördüğü meşru amaçlar dışında, muhalefeti susturma niyetiyle kısıtlandığına hükmetmiştir.

AİHM kararında yer alan bu bulgular, Türkiye’de hukukun üstünlüğü iddiasında bulunan bir devlet için son derece ağır eleştiriler niteliğindedir. Zira mahkeme kararı, bir yandan Demirtaş hakkındaki suçlamaların ve uzun tutukluluğun yeterli hukuki temelden yoksun olduğunu tespit ederken, diğer yandan bu durumun aslında sistematik bir siyasi tasarrufun parçası olduğunu ortaya koymuştur. Nitekim Demirtaş kararının satır aralarında, benzer durumda olan diğer muhalif eski milletvekillerinin ve siyasetçilerin de “siyaseten cezalandırıldıkları” yönünde çıkarımlar yapmak mümkündür. AİHM’nin daha önceki (2018 ve 2020 tarihli) Demirtaş kararlarında da benzer ihlal tespitleri yapıldığı ve Türkiye’den derhal tahliye talep edildiği halde, bu kararların uygulanmamış olması, sorunun münferit değil yapısal olduğunu göstermektedir.

Yargı Bağımsızlığının Erozyonu ve Siyasallaşması

Demirtaş kararında dile getirilen ihlaller, Türkiye’de yargı bağımsızlığının ciddi ölçüde zedelendiği yönünde endişeler doğurmaktadır. Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğünün temel koşullarından biridir; ancak son yıllarda Türk yargısı üzerindeki yürütme erkinin nüfuzu belirgin biçimde artmıştır. Özellikle 2017 anayasa değişikliği sonrasında yargının kurumsal yapısı, iktidarın kontrolünü kolaylaştıracak şekilde yeniden dizayn edilmiştir. Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) üyelerinin doğrudan Cumhurbaşkanı ve çoğunluğunu iktidar ve birlikte hareket ettiği siyasi partilerin oluşturduğu meclis tarafından seçilmesi, yargıç ve savcıların kariyerlerinin siyasi otoriteye bağlı hale gelmesine yol açmıştır.

Bu yapısal değişiklikler, pratikte yargıda siyasallaşma olgusunu pekiştirmiştir. İktidarın çizgisine uygun kararlar veren veya kritik siyasi davalarda görev alan bazı yargı mensuplarının hızla terfi ettirildiği iddia edilmektedir. Örneğin, kamuoyunda gündemi belli bir süre meşgul ettiği üzere bir yargıcın çok kısa bir sürede yüksek yargı organına, hatta Anayasa Mahkemesi üyeliğine atanması, yargının ödül-ceza mekanizmalarıyla güdümlendiği izlenimini doğurmuştur. Buna karşılık, politik hassasiyet taşıyan konularda hukukun gereğini yapmaya çalışan hâkimlerin soruşturma ve sürgün gibi yaptırımlarla karşılaşabildiği konuşulmaktadır. Bu durum, yargı bağımsızlığını zedeleyen ciddi bir yapısal sorundur.

Demirtaş’ın serbest bırakılması yönündeki bağlayıcı kararların uzun süre uygulanmaması, yargının siyasi iradeden ne denli etkilendiğinin somut bir kanıtıdır. AİHM, 2020 tarihli Demirtaş kararında Türkiye’ye “gerekli tüm önlemleri alarak Demirtaş’ın derhal tahliyesini sağlama” yükümlülüğünü hatırlatmış olmasına rağmen, Demirtaş’ın tutukluluğu çeşitli hukuki manevralarla devam ettirilmiştir. Bu süreçte alt mahkemeler ve savcılar, AİHM kararının bağlayıcılığını fiilen yok sayarak benzer suçlamaları farklı dosyalarda yeniden ileri sürmüş; böylece serbest kalmasını engellemişlerdir.

Yargı makamlarının bir üst mahkeme olan AİHM’nin kararlarını yok sayıp siyasi otoritenin söylemleri doğrultusunda hareket etmesi, yargı tarafsızlığı ilkesine de gölge düşürmektedir. Zira tarafsız bir yargı, iktidardaki kişilerin veya popüler görüşlerin baskısından bağımsız olarak, dosya kapsamındaki delile ve hukuka göre karar vermelidir. Oysa Demirtaş örneğinde yargının, yürütmenin açık beyanlarıyla uyumlu bir çizgide hareket ettiği izlenimi doğmuştur.

Sonuç olarak, Demirtaş kararı bize Türkiye’de yargının kurumsal ve kültürel olarak ciddi bir baskı altında olduğunu, siyasi iktidarın hedef ve taleplerinin yargı süreçlerine yansıdığını göstermektedir. Hukuk devleti, yasama, yürütme ve yargı arasında denge ve ayrılığı gerektirir. Ancak Türkiye’de yargının yürütmeye bağımlı hale gelmesi, bu dengeyi bozmuş; hukuk sistemini, iktidarın tasarruflarını onaylayan bir araç konumuna indirgeme riski yaratmıştır.

Anayasal Denetimin Zayıflığı ve Etkisizliği

Bir hukuk devletinde, anayasal denetim mekanizmaları keyfi güç kullanımını engelleyen son kale niteliğindedir. Türkiye’de anayasal denetimi sağlayan başlıca organ olan Anayasa Mahkemesi (AYM) ise son yıllarda etkinliğini ve itibarını büyük ölçüde yitirmiş görünmektedir. Demirtaş kararında AİHM’in özel olarak vurguladığı üzere, Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru yoluyla yapılan başvurularda etkili ve hızlı bir koruma sağlayamamıştır. Demirtaş’ın 2016 ve 2019’da ayrı ayrı yaptığı bireysel başvuruların yıllarca sonuçlandırılmaması, AYM’nin özellikle siyasi boyutu olan davalarda ağır bir gecikme ile hareket ettiğini göstermiştir. AİHM’in saptadığı dört yılı aşkın “hızlı sayılmayacak” inceleme süresi, AYM’nin etkili bir iç hukuk yolu olma vasfını tartışmalı hale getirmektedir. Nitekim AİHM, bu denetimin zamanında yapılamamasını ve AYM’nin uzun süre sessiz kalmasını bir hak ihlali olarak kayda geçirmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin yapısı ve karşılaştığı muameleler de anayasal denetimin zayıflaması olgusunu ortaya koymaktadır. Mahkeme üyelerinin ezici bir çoğunluğunun yürütme organınca (Cumhurbaşkanı tarafından) atanması ve bu atamalarda liyakat yerine siyasi bağlılıkların öne çıktığına dair algı, AYM’nin tarafsızlığı konusunda soru işaretleri doğurmuştur.

Dahası, AYM’nin aldığı bazı kritik kararların alt dereceli mahkemelerce uygulanmadığı veya geciktirildiği örnekler görülmüştür. Bu, hukuk devletinde düşünülemez bir durumdur: Normale göre, AYM kararları bağlayıcıdır ve tüm kurumları bağlar. Ancak siyasi hassasiyet içeren konularda bu hiyerarşik hukuki düzenin bile işlemediği, alt mahkemelerin AYM kararlarını fiilen boşluğa düşürdüğü vakalar yaşanmıştır. Örneğin, seçilmiş bir milletvekili hakkında AYM hak ihlali kararı verip tahliye edilmesi gerektiğine hükmettiği halde, yerel mahkeme bu kararı uygulamamakta direndiği ve ilgili AYM üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunulduğu gibi eşi benzeri görülmemiş olaylar gerçekleşmiştir. Bu, anayasal denetimin siyaseten itibarsızlaştırıldığı ve yargı hiyerarşisinin bozulduğu bir tabloyu işaret eder.

Anayasa Mahkemesi başkanının geçmişte “AİHM kararları bizim mahkemelerimizin yerine geçemez” şeklindeki açıklaması da AYM’nin, evrensel insan hakları denetimine karşı çekingen veya isteksiz duruşunu göstermektedir. Bu yaklaşım, AYM’nin uluslararası hukuktan doğan yükümlülükleri iç hukuka yansıtma misyonunu yerine getirmekten imtina ettiğine işaret ediyor. Demirtaş’ın 2019’dan bu yana süren tutukluluğu hakkında AYM’nin hâlâ bir nihai karar vermemiş olması, bu yüksek mahkemenin siyasi davalarda ne denli etkisiz kaldığının çarpıcı bir göstergesidir. Sonuç olarak, anayasal denetim mekanizması, özellikle iktidarın hassas gördüğü meselelerde fren yerine adeta geciktirici veya onaylayıcı bir rol oynamakta, bu da hukuk devletinin denge-denetleme ilkesini zayıflatmaktadır.

Uluslararası Yükümlülükler ve Türkiye’nin AİHM Kararlarına Tutumu

Türkiye, Avrupa Konseyi’nin ilk üyelerinden biri olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) taraftır ve AİHM kararlarını uygulama yükümlülüğünü üstlenmiştir. Nitekim Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca, usulüne göre onaylanmış temel haklara ilişkin uluslararası anlaşmalar iç hukukun bir parçasıdır ve kanunlarla çatışmaları halinde üstün tutulurlar. Bu çerçevede, AİHM’nin bağlayıcı kararlarını yerine getirmek hem uluslararası hukukun hem de iç hukukun gereğidir. Ancak Demirtaş kararları konusunda Türkiye’nin sergilediği tutum, uluslararası hukuk yükümlülüklerinin açık bir ihlali niteliğindedir ve hukuk devleti ilkesine aykırı bir tablo sunmaktadır.

AİHM’in Demirtaş (No. 2) davasında 2020’de verdiği “derhal serbest bırakılma” kararının ardından, Türkiye’nin en üst düzey yetkilileri bu kararı tanımayacaklarını alenen belli ettiler. Cumhurbaşkanı, AİHM’nin bu kararını “siyasi” olarak nitelendirmiş ve “bizi bağlamaz” diyerek hükmün uygulanmayacağını ima etmiştir. Yine aynı dönemde İçişleri Bakanı, Demirtaş için verilen kararı “yok hükmünde” sayan ifadelerle AİHM’yi eleştirmiş, Demirtaş’ı peşinen “terörist” ilan eden beyanlarda bulunmuştur. Bu açıklamalar, yürütme organının AİHM kararlarını uygulamama yönündeki siyasi iradesini yansıttığı gibi, yargıya da dolaylı talimat niteliği taşımıştır. Zira bağımsız bir yargı düzeninde, uluslararası mahkeme kararlarını uygulamak yasal zorunluluktur; fakat siyasi liderler bu zorunluluğu reddettiklerini kamuoyu önünde ifade ettiğinde, alt kademe yargı mercilerine de bir mesaj verilmiş olmaktadır.

Türkiye makamları Demirtaş kararını uygulamamakla kalmamış, aynı konuda yeni soruşturmalar ve tutuklama kararları üreterek AİHM kararını fiilen etkisiz bırakmaya çalışmıştır. Nitekim AİHM’nin ihlal kararı verdiği ilk tutukluluğu takiben Demirtaş hakkında, aynı olaylar (2014 Kobani protestoları) gerekçe gösterilerek bu kez farklı suçlamalarla (örneğin “suçları azmettirme” iddiasıyla) yeniden tutuklama kararı alınmıştır. AİHM, 2025 tarihli kararında bu durumu açıkça “siyasi manipülasyon” olarak tanımlamış ve ikinci tutuklamanın hukuki bir gerekçesinin bulunmadığını vurgulamıştır. Bu tür manevralar, Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklerini bilinçli şekilde bertaraf etme girişimi olarak değerlendirilebilir. Bu yaklaşım yalnızca ihlal kararı verilen bireyin haklarını uzun süre gasp etmekle kalmaz; aynı zamanda Avrupa insan hakları koruma sisteminin bütünlüğüne meydan okur.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, AİHM kararlarının uygulanmasını denetleyen organdır ve Türkiye’nin Demirtaş ve benzeri davalarda kararları yerine getirmemesi, bu platformda da ciddi eleştirilere yol açmıştır. Osman Kavala davasında, benzer şekilde AİHM kararını uygulamayı reddeden Türkiye’ye karşı ihlal prosedürü başlatılması, Türkiye’nin hukukun üstünlüğü alanındaki itibarını zedelemiştir. Demirtaş kararı da halihazırda Komite’nin takibindedir ve Türkiye’nin ısrarla direnmesi durumunda benzer yaptırımlarla karşılaşması olasıdır. En uç senaryoda, Avrupa Konseyi üyeliğinin askıya alınması veya ihraç edilmesi bile gündeme gelebilir ki bu, bir hukuk devleti için son derece ağır bir bedel olacaktır.

Uluslararası yükümlülüklerin ihlali yalnız dış ilişkileri değil, içeride de hukuk düzenini yaralamaktadır. Zira Türkiye’de yargı mercilerinin, Anayasa’nın emredici hükümlerine rağmen AİHM kararlarını uygulamaması, hukukun birliğini ve öngörülebilirliğini sarsmaktadır. Vatandaşlar nezdinde adalete güven azalmakta; “sözleşmeden doğan haklar kağıt üstünde kalıyor” algısı yerleşmektedir. Bir devletin, tarafı olduğu uluslararası sözleşmeleri yok sayması, hukuk devletinin evrensel ilkeleriyle bağdaşmaz. Bu nedenle Türkiye’nin AİHM kararlarına yaklaşımı, uluslararası hukuka saygı ilkesinden ve dolayısıyla hukuk devleti idealinden ciddi bir sapma olduğunu göstermektedir.

Muhalefet Liderlerine Yönelik Siyasi Yargılamalar ve Demokrasiye Etkileri

Selahattin Demirtaş’a yönelik yargısal süreç, Türkiye’de muhalefet liderlerinin ve genel olarak iktidar muhaliflerinin ceza soruşturmaları yoluyla sindirilmeye çalışıldığı daha geniş bir tablonun parçasıdır. Son yıllarda pek çok muhalif siyasetçi, gazeteci, akademisyen ve aktivist, terör suçlamaları başta olmak üzere ağır ceza davalarıyla karşı karşıya kalmıştır. Siyasi yargılama pratikleri olarak adlandırılabilecek bu süreçlerde, hukuk normlarının sıklıkla siyasi amaçlara araç edildiği yönünde yaygın bir kanı mevcuttur.

Demirtaş, Türkiye’deki Kürt siyasi hareketinin ve daha geniş anlamda muhalefetin sembol isimlerinden biri olarak hedef alınırken, benzer şekilde diğer muhalif figürler de uzun tutukluluklar ve tartışmalı yargı kararları ile saf dışı bırakılmıştır. Örneğin, sivil toplum lideri Osman Kavala’nın hiçbir inandırıcı delile dayanmayan suçlamalarla yıllarca tutuklu kalması ve nihayetinde ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm edilmesi, bu tür siyasi güdümlü yargılamaların bir diğer çarpıcı örneğidir. Keza Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, yıllar önceki sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek yargılanmış ve siyasi yasaklı hale getirilmiştir.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında, siyasi kariyerini bitirebilecek mahkeme kararları verilmesi yönünde girişimler yapılmıştır. HDP’nin diğer eş genel başkanı Figen Yüksekdağ ile onlarca HDP milletvekili ve belediye eşbaşkanı, seçimle elde ettikleri makamlarından mahkeme kararları ve idari tasarruflar yoluyla uzaklaştırılmış veya tutuklanmıştır. Tüm bu örnekler, muhalefeti kriminalize etme ve yargı eliyle siyaset dışına itme stratejisinin parçası olarak değerlendirilebilir.

Siyasi saiklerle yürütülen yargılamaların demokrasi üzerindeki etkisi yıkıcı olmaktadır. Her şeyden evvel, seçmen iradesi hiçe sayılmakta ve halkın seçtiği temsilciler ceza tehdidiyle görev yapamaz hale getirilmektedir. Bu durum, demokratik temsil ilkesine zarar verdiği gibi, toplumun muhalif kesimlerinde caydırıcı bir korku atmosferi yaratmaktadır. İktidarı eleştiren veya alternatif politikalar savunan herkes, benzer şekilde yargı taciziyle karşılaşabileceği endişesini taşımaya başlamaktadır. Özellikle terörle mücadele yasalarının muğlak yorumları, barışçıl eleştirileri veya meşru siyasi faaliyetleri suç kapsamına sokmak için kullanıldığında, hukuk güvenliği ortadan kalkmaktadır. Hukukun, siyasi intikam veya sindirme aracı haline gelmesi, uzun vadede toplumsal kutuplaşmayı derinleştirir ve devletin meşruiyetini sarsar.

AİHM’in Demirtaş kararında altını çizdiği “demokratik tartışmayı sınırlama” gayesi, sadece Demirtaş’ın şahsında değil, tüm bu süreçlerin ortak paydası olarak görülebilir. Yargı eliyle muhalefetin susturulması, kısa vadede iktidara alan açıyor gibi görünse de uzun vadede hukuk sistemine olan güveni bitirir ve ülkeyi uluslararası arenada izole eder. Unutmamak gerekir ki bir ülkede yargıya güven sarsıldığında, toplumsal sözleşme de zedelenir; adalet duygusunun yerini kaygı ve kızgınlık alır.

Sonuç ve Değerlendirme

Selahattin Demirtaş / Türkiye (No. 4) kararı, Türkiye’de hukukun üstünlüğü ilkesinin içinde bulunduğu duruma dair güçlü bir aynadır. Bu aynada görünen manzara, yargı sisteminin siyasallaşmış, denge-denetleme mekanizmalarının zayıflatılmış ve temel hakların keyfi şekilde kısıtlanabildiği bir sistemdir. Kararın içeriği, Türkiye’de yargının bazı durumlarda adaleti tesis etme görevinden saparak, siyasi iktidarın çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini ortaya koymaktadır. Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı zedelendiğinde, hukukun üstünlüğünün yerini güçlünün hukuku alır. Ne yazık ki Demirtaş kararı, Türkiye’de güçler ayrılığı ilkesinin ve bağımsız yargı güvencesinin ciddi bir darbe aldığını kanıtlamıştır.

Hukukun üstünlüğü, yalnızca kanun metinlerinin varlığıyla değil, bu kanunların adil, eşit ve dürüst uygulanmasıyla anlam kazanır. Türkiye, AİHM kararlarını uygulamayı reddederek Anayasası’nın ve taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin güvencesi altındaki ilkelere aykırı davranmaktadır. Bu durum hem iç hukukun bütünlüğüne hem de ülkenin uluslararası itibarına zarar vermektedir. Bir devletin hukuk devleti olup olmadığı, özellikle muhaliflere ve dezavantajlı kesimlere nasıl muamele ettiğine bakılarak anlaşılır. Siyasi davalarda çifte standart uygulanması, tutukluluğun cezaya dönüştürülmesi, mahkeme kararlarının tanınmaması gibi uygulamalar, Türkiye’de hukukun üstünlüğünün bugün geldiği noktanın özetidir.

Sonuç itibariyle, hukuk devleti ilkesi, bir ülkenin hem iç barışının hem de uluslararası saygınlığının temelidir. Demirtaş kararıyla tescillenen ihlaller, Türkiye’nin bu ilkeye bağlılığının zayıfladığını gösterse de aynı karar, aynı zamanda bir uyarı ve yol haritası işlevi görmektedir. Hukukun üstünlüğüne dönüş, yargı bağımsızlığının tesis edilmesi ve siyasi saiklerle hareket eden yargı pratiklerinden vazgeçilmesi ile mümkündür. Aksi takdirde, Türkiye’de adalet mekanizmasına duyulan güveni yeniden inşa etmek güçleşecek ve demokratik standartlardan uzaklaşma eğilimi derinleşecektir. Demokrasi ve temel haklar ancak güçlü bir hukuk devletinde yaşayabilir; bu nedenle hukukun üstünlüğüne saygı, siyasi iktidar dahil herkesin ortak paydası olmalıdır. Böyle bir dönüşüm sayesinde Türkiye, çağdaş dünyadaki yerini sağlamlaştıracaktır.

AİHM ÖNÜNDEKİ GELİŞMELERDEN HABERDAR OLMAK İÇİN WHATSAPP KANALIMA KATILABİLİRSİNİZ

Whatsapp
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önündeki davalarda yaşanan gelişmelere,
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına,
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türk Hükümeti’ni savunmaya davet ettiği davalara,
  • AİHM’in önemli bildirilerine
  • Yazımlarıma, sıcağı sıcağına ulaşmak için WhatsApp kanalımı takip edebilirsiniz.

Similar Posts