KHK ihraç AİHM

KHK İhraç Başvurularında AİHM’in İnceleme Kriterleri ve Gruplandırma Stratejisi

AİHM’den KHK İhraç Dosyalarına Özel Usul

KHK ihraç AİHM

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü sonrasında Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kamudan ihraç edilen on binlerce kişinin başvurularında olağanüstü bir yoğunluk beklemektedir. Özellikle 2025 yılı Ekim ayından itibaren Türkiye’den çok sayıda ihraç başvurusu gelmeye başlamış; Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) verdiği ilke kararlarının ardından benzer şikâyetleri içeren kitlesel bir başvuru dalgası öngörülmüştür.

Mahkeme Başkanı, İç Tüzük’ün verdiği yetkiyle bu durum karşısında Yazı İşleri’ne bazı özel tedbirler aldırmıştır. Mahkeme, aldığı özel tedbirler kapsamında kamu görevlilerinin meslekten ihracına ilişkin Türkiye aleyhine yapılan kitlesel başvuruların bir kapak sayfasıyla sunulmasını talep etmiştir. Amaç, bu olağanüstü başvuru yükü altında bireysel başvuru hakkının etkinliğini korumak, adalet mekanizmasının kilitlenmesini önlemek ve benzer konulu başvuruları etkin şekilde yönetebilmektir.

Türkiye’de OHAL Komisyonu ve ulusal yargı mercilerinin (idare mahkemeleri, AYM) etkili bir çözüm üretememesi ve başvuruların yıllarca sonuçsuz kalması, AİHM önünde ciddi bir yığılmaya yol açmıştır. Mahkeme, 1 Ocak 2026’dan itibaren geçerli olmak üzere yeni usul kurallarıyla bu yığılmaya proaktif şekilde hazırlanmaktadır. Başvuruların dijitalleşmesi (kapak sayfası ve barkodlu form zorunluluğu) ve tek tip hale getirilmesi sayesinde, Mahkeme hem gelen dosyaları hızla kayıt altına almayı hem de ortak özelliklerine göre kategori bazlı inceleme yapmayı planlamaktadır. Bu tedbirler, yüksek başvuru sayısının AİHS’nin 34. maddesinde güvence altına alınan bireysel başvuru hakkını zaafa uğratmamasını amaçlar. Kısacası Mahkeme, iç hukukta yaşanan tıkanıklık ve ihraçlara ilişkin hak ihlallerinin yaygınlığı karşısında, kendi yargısal işlevini korumak için bu adımı atmıştır.

AİHM’in kamu görevlilerinin meslekten ihracına ilişkin Türkiye aleyhine yapılan kitlesel başvuruların incelenmesine yönelik özel tedbirlerine dair basın açıklamasına buradan ulaşabilirsiniz.

AİHM’in Odaklandığı Hukuki Unsurlar

AİHM duyurusuyla birlikte, KHK ihraç başvurularına özel bir “kapak sayfası” formu getirilmiştir. Bu kapak formunda talep edilen bilgiler, Mahkeme’nin incelemede hangi hukuki unsurlara ağırlık vereceğine dair önemli ipuçları içeriyor:

Başvurucunun Mesleği

Formun ilk sorusu, başvurucunun hangi meslekten ihraç edildiğini soruyor (örneğin polis, jandarma, hâkim/savcı, askerî personel, diğer kamu görevlisi vb.). Bu, Mahkeme’nin ihraçları mesleki statüye göre ayrıştırarak değerlendireceğini gösterir. Zira her meslek grubu için ihraç prosedüründe farklı boyutlar olabilir (örneğin hâkim ve savcılar için yargı bağımsızlığı ve görev güvencesi meseleleri, akademisyenler için ifade özgürlüğü boyutu gibi).

İhraç Gerekçesi ve Deliller

En dikkat çekici bölüm, başvurucunun davasında ulusal makamların dayandığı delillerin türünü tek tek işaretleme zorunluluğudur. Kapak sayfasında yaklaşık 20’ye yakın olası gerekçe/delil sıralanmıştır: ByLock kullanımı, ByLock içerikleri, HTS (telefon kayıtları), Bank Asya hesap hareketleri, ceza soruşturmasında etkin pişmanlıktan yararlanma veya itiraf, kurum amirinin görüşü, başvurucunun görev geçmişi, terör örgütü üyeliğinden ceza soruşturması açılması ya da mahkûmiyet kararı, darbe teşebbüsü suçundan soruşturma veya mahkûmiyet, tanık ifadeleri (açık veya gizli tanık, hem idari davada hem ceza yargılamasında), örgüt içi kod adının yer aldığı “Garson/Albatros” dijital verileri, ankesörlü telefon aramaları veya ardışık arama kaydı, sıkıyönetim atama listelerinde isim bulunması, belirli dernek/vakıf/sendika üyeliği ya da bağış yapma, sosyal medya paylaşımları gibi uzayıp giden bir liste söz konusudur.

Bu listeden başvurucu kendi dosyasında hangi delillerin kullanıldığını tek tek seçmek durumundadır. Ayrıca eğer listede yer almayan bir delil varsa, onu da ayrıca 2.bis bölümünde kısaca belirtmesi istenmiştir. Bu ayrıntılı sorgulama, Mahkeme’nin ihraç dosyalarında hangi delil türlerine dayanıldığını yakından analiz edeceğini ve benzer delil durumlarına sahip başvuruları birlikte ele almayı planladığını gösteriyor.

Ceza Yargılaması Durumu

Formun 3. sorusu, idari yargı sürecindeki nihai karar verildiğinde başvurucu hakkında FETÖ/PDY üyeliği veya darbe teşebbüsüyle bağlantılı kesinleşmiş bir ceza mahkûmiyeti olup olmadığını öğrenmekte. Seçenekler “Evet”, “Hayır” veya “Hakkımda böyle bir ceza kovuşturması hiç açılmadı” şeklinde. Bu soru, AİHM’in başvurucuyu suçlu bulan bir mahkeme kararı mevcut mu yok mu diye ayırt edeceğini gösterir. Zira hakkında kesinleşmiş mahkûmiyet bulunan ihraçlar ile hiçbir ceza davası açılmamış (ya da beraat etmiş) olan ihraçlar, AİHM nezdinde farklı hukuki sorunlar doğurabilir. Özellikle ceza mahkûmiyeti olmayanların durumu, masumiyet karinesinin ihlali ve orantısız idari tedbir bağlamında öne çıkacaktır.

AYM Kararları ve İçtihat

4. soru, Anayasa Mahkemesi’nin ihraçla ilgili bireysel başvuruyu hangi içtihat kararı doğrultusunda reddettiğini soruyor. Seçenekler AYM’nin son yıllarda verdiği üç temel karar (N.E. [GK], 29/5/2024; A.S. [GK], 29/5/2025; Erkan Sezgin [1. B], 16/7/2025) veya “Hiçbiri” şeklinde. Bu, AİHM’in iç hukukta bu başvurulara yaklaşımın nasıl olduğunu, AYM’nin hangi gerekçelerle reddettiğini dosya bazında görmek istediğini gösterir.

Anayasa Mahkemesi, N.E. (§§ 109-114), A.S. (§§ 106-110) ve Erkan Sezgin (§§ 91-96) kararlarında, OHAL döneminde kamu görevinden çıkarma/meslekten çıkarma tedbirlerinin hangi anayasal denetim rejimine tabi olacağı meselesine açıklık getirmiştir. Bu içtihada göre; OHAL koşullarıyla bağlantılı olarak tesis edilen ve kişiye özgü (bireysel işlem) nitelik taşıyan, ayrıca defaten uygulanıp doğrudan hüküm ve sonuç doğuran kamu görevinden çıkarma tedbirleri yönünden inceleme, olağan dönemde temel hak sınırlamalarını düzenleyen ölçütlerle değil; Anayasa’nın 15. maddesi çerçevesinde, yani “durumun gerektirdiği ölçü”, keyfiliğe karşı güvenceler ve çekirdek haklara dokunmama kriterleri esas alınarak yapılmalıdır. Kısacası, anılan paragraflar itibarıyla AYM’nin yerleşik yaklaşımı: OHAL kaynaklı ihraç tedbirlerinin anayasal denetiminde “olağan sınırlama” değil, “olağanüstü hâl rejimi (Anayasa md. 15) denetimi” uygulanması gerektiği yönündedir.

İleri Sürülen Hak İhlalleri

Kapak formunun 5. sorusu ise adeta bir kontrol listesi gibi, başvurucunun hem AYM’de hem AİHM’e sunacağı başvuruda hangi şikâyetleri ileri sürdüğünü işaretlemesini istiyor. Bu listede AİHS kapsamındaki muhtemel ihlal iddiaları sıralanmış durumda: “Bağımsız ve tarafsız mahkeme hakkı”, “meslekten ihraç davasında adil yargılanma hakkının cezai güvencelerinin de geçerli olması gerektiği” , “ceza mahkûmiyeti sonrasında idare mahkemelerinin delilleri bağımsız değerlendirmeksizin otomatik onama yapması”, “ByLock deliline erişememe veya itiraz edememe”, “diğer delillere erişememe/itiraz edememe”, “duruşma yapılmaması”, “hukuka aykırı elde edilmiş (ör. telekomünikasyon takibiyle elde edilen) delillerin kullanılması nedeniyle özel hayatın ihlali ve kanunilik şartının yokluğu”, “hukuka aykırı veri saklama faaliyetinin özel hayatı ihlal etmesi”, “idare mahkemesi kararlarının gerekçesiz oluşu”, “ihraç kararının sonradan sunulan veya karar tarihinde mevcut olmayan delillere dayandırılması”, “ihraç gerekçesinin ‘irtibat/iltisak’ gibi muğlak kavramlara dayanması”, “ihraç işleminin kanunen suç olmayan olağan davranışlara dayanması”, “ihraç işleminin hukuka aykırı fişleme bilgilerine dayanması”, “ihraç listesinin isimleri ifşa edilerek yayımlanması nedeniyle özel hayata saygı hakkının ve/veya masumiyet karinesinin ihlali”, “aynı fiil nedeniyle iki kez cezalandırma yasağı (ne bis in idem)”, “din özgürlüğü”, “ifade özgürlüğü”, “örgütlenme özgürlüğü”, “maaş ve diğer hakların kaybıyla mülkiyet hakkına müdahale”, “yargılamanın uzunluğu” gibi geniş bir yelpazede olası ihlal iddiaları sıralanmıştır.

Başvurucu, AİHM’e taşıdığı şikâyetlerden hangilerini AYM’ye de sunduysa sadece onları işaretleyecektir. Bu bölüm, Mahkeme’nin hangi AİHS maddelerinin öne çıktığını ve her bir dosyada hangi hak iddialarının bulunduğunu sistematik biçimde tespit etmek istediğini ortaya koyuyor. Özellikle burada ifade özgürlüğü (Madde 10), örgütlenme özgürlüğü (Madde 11), özel hayata saygı (Madde 8), adil yargılanma (Madde 6), mülkiyet hakkı (Ek 1 No’lu Protokol Madde 1), masumiyet karinesi (Madde 6/2) gibi temel başlıkların neredeyse tamamı listelenmiştir. Mahkeme böylece her başvuruda hangi hakların gündeme geleceğini baştan görüp, bu hakların hangilerinde daha yoğun ihlal iddiası olduğunu ölçebilecektir.

Değerlendirme

Özetle, kapak sayfası formu AİHM’e başvurucunun durumuna dair bir “snapshot” sunmaktadır: Kişinin mesleği, ihraç gerekçesinde kullanılan delillerin niteliği, cezai durumunun ne olduğu, iç hukukta hangi gerekçeyle reddedildiği ve hangi haklarının ihlal edildiğini ileri sürdüğü tek bakışta anlaşılır hale gelmektedir. Bu bilgiler, Mahkeme’nin kitlesel dosyaları ortak özelliklerine göre ayırması ve hukuki incelemede öncelik/veri seti oluşturması için kritik görülmüştür. Formdaki soruların içeriği, Mahkeme’nin özellikle şu unsurlara odaklanacağını gösteriyor:

Bireyselleştirilmiş Delil Değerlendirmesi: Hangi başvurularda sadece dolaylı, zayıf veya tartışmalı deliller (örn. sadece ByLock kullanımı veya banka hesabı gibi) bulunduğu, hangilerinde ciddi ceza mahkûmiyetine varan güçlü deliller olduğu ayrıştırılacak. Bu, ihraçların dayanağının sağlamlığı konusunda Mahkeme’nin bir filtre uygulayacağını düşündürüyor.

Masumiyet Karinesi ve Ceza Yargılaması İlişkisi: Hakkında hiçbir ceza davası olmadan sırf “iltisak” iddiasıyla işinden edilmiş kişiler ile mahkûm olmuş kişilerin durumu aynı sepete konmayacak. Masumiyet karinesi (AİHS m.6 §2) gibi ilkeler, özellikle suçsuzluk karinesinin korunmadığı durumlarda gündeme gelecek. Nitekim kapak sayfası, ihraç listesinin Resmî Gazete’de yayımlanmasını dahi masumiyet karinesine aykırılık olarak listelemiştir.

AYM’nin Etkili Bir İç Hukuk Yolu Olup Olmadığı: Hangi dosyaların AYM’nin belirli pilot kararlarına dayandırılıp reddedildiği görülerek, iç hukukun tükenmesi ve ulusal yargının tutumu AİHM tarafından değerlendirilecek. AYM’nin yaptığı değerlendirmeler, AİHM’in kendi içtihadıyla kıyaslanacak.

Hangi Hak İhlallerinin Yaygın Olduğu: Başvurucuların işaretledikleri ihlal iddiaları topluca analiz edildiğinde, hangi AİHS maddelerinin en çok öne çıktığı anlaşılacak. Bu da Mahkeme’ye, ele alacağı davalarda içtihat oluşturmada odaklanacağı maddeleri belirleme imkânı verir. Örneğin çok büyük çoğunluk “adil yargılanma” ve “özel hayat” ihlali işaretlediyse, Mahkeme bu iki maddeye öncelik verip belki de diğer bazı iddiaları incelenmeye gerek görmeyebilecektir.

Sonuç itibariyle, kapak sayfasında sorulan sorular, AİHM’in ihraç dosyalarında hukuki değerlendirmeyi hangi eksenlerde yapacağını net biçimde ortaya koymaktadır: meslek grupları, delil türleri, ceza soruşturması durumu, iç hukuk kararının dayanağı ve ileri sürülen AİHS hakları ekseninde bir inceleme planlanmaktadır. Başvurucuların da bu formu doldururken kendi durumlarını bu açılardan netleştirmeleri gerekecektir.

Başvurular Nasıl Gruplandırılacak?

Yukarıdaki analizden de görüleceği üzere, Mahkeme’nin kitlesel ihraç başvurularını belirli kategorilere ayırarak ele alması bekleniyor. Özellikle kapak formunun yapısı dikkate alındığında, iki temel gruplandırma kriterinin öne çıktığı söylenebilir:

Mesleğe Göre Gruplandırma: AİHM, ihraçları başvurucunun mesleğine göre ayıracaktır. Örneğin yargı mensupları (hâkim ve savcılar) ile askerî personel kendi içinde ayrı gruplar teşkil edebilir. Nitekim formda bu meslekler tek tek seçilmektedir. Bunun nedeni, her meslek grubunun ihraç sürecinde farklı yasal rejimlere tâbi olması ve farklı hak boyutlarının devreye girmesidir.

Örneğin hâkim ve savcıların ihracı, yargı bağımsızlığı ve görev güvencesi (AİHS m.6 ve m.8 bağlamında mesleki itibar) sorunlarını yoğun biçimde içerirken; akademisyen veya öğretmen ihracı ifade özgürlüğü (m.10) veya örgütlenme özgürlüğü (m.11) ile bağlantılı olabilir. Polis ve askerlerin ihracı, milli güvenlik ve disiplin ekseninde değerlendirilirken, sağlık personeli veya diğer memurların durumunda farklı hususlar olabilir. Dolayısıyla AİHM benzer durumda olan meslek gruplarını bir araya getirerek, “polis ihraçları”, “asker ihraçları”, “yargı mensubu ihraçları” gibi dosya kümeleri oluşturabilecektir. Bu şekilde, her grup için ortak hukuki sorunlar tek seferde ele alınabilir.

İddia Edilen Delil Türlerine Göre Gruplandırma: Formun en ayrıntılı kısmı olan delil listesi, Mahkeme’nin ikinci bir gruplama kriterini işaret ediyor. Başvurular, ihraç kararlarına dayanak yapılan temel gerekçelere göre de sınıflandırılacak gibi görünüyor. Örneğin ByLock kullanımı iddiasına dayanan tüm ihraçlar bir grup halinde incelenebilir. Benzer şekilde, Bank Asya hesabı olduğu için ihraç edilenler, tanık ifadelerine dayanan ihraçlar, yalnızca sendika/dernek üyeliği nedeniyle ihraç edilenler gibi alt gruplar oluşturulabilir. Mahkeme, aynı tür delil veya gerekçeye dayalı ihraçlarda ortak bir hukuki sorun olup olmadığını tespit ederek, bir dosyayı pilot seçip diğerlerini bekletebilir. Özetle Mahkeme, ihraç gerekçelerinin niteliğine göre de dosyaları toparlayacaktır. Bu yaklaşım, her bir delil türü hakkında bir kez prensip kararı verilip benzer yüzlerce dosyaya aynı sonucun uygulanabilmesini sağlar.

Yukarıdaki iki kriter genellikle birbiriyle kesişen kümeler yaratabilir. Örneğin “ByLock nedeniyle ihraç edilen polisler” ayrı, “Bank Asya’ya para yatırdığı iddiasıyla ihraç edilen öğretmenler” ayrı ele alınabilir. Mahkeme muhtemelen çok boyutlu bir tablo oluşturacak: Bir eksende meslek grupları, diğer eksende ihraç gerekçeleri. Böylece belirli kombinasyonlar halinde dosyalar sınıflandırılacak. Bu yaklaşım, yargılamanın verimliliği açısından mantıklı olduğu kadar, eşitlik ve tutarlılık açısından da önemlidir. Aynı gerekçeyle ihraç edilmiş kişiler hakkında çelişen AİHM kararları çıkmaması için, benzer durumdakilerin birlikte değerlendirilmesi gerekir.

Gruplandırmada hak ihlali iddialarının türü de dolaylı bir rol oynayacaktır. Ancak zaten hak ihlalleri çoğunlukla delil ve meslek grubuna bağlı olarak şekilleniyor. Örneğin “duruşmasız yargılama” şikâyeti, tüm gruplarda ortak olabilir ama belki de AİHM bu konuyu özellikle yargı mensupları grubunda veya genel olarak tüm idari yargılamalar grubunda ele alacak. Yine “ifade özgürlüğü” şikâyeti büyük ihtimalle akademisyenler veya sosyal medya paylaşımı olan memurlar grubunda yoğunlaşacaktır. “Örgütlenme özgürlüğü” iddiası, sendika veya dernek üyeliği nedeniyle ihraçlarda gündeme gelecektir. Dolayısıyla Mahkeme, hak ihlali iddialarını da bir nevi sonuç olarak inceleyeceği için, öncelikle olgusal gruplamayı (meslek ve delil eksenli) yapıp, her gruptaki hakim AİHS maddelerini değerlendirecektir.

Mahkeme’nin “meslek” ve “ihraç gerekçesi (delil)” temelinde bir dosya yönetimi kurguladığına dikkat çekmek isterim. Bu sayede örneğin benzer delil setine sahip davalarda tek bir içtihat geliştirilip, diğerleri o içtihat kapsamında çözülmeye çalışılacaktır. AİHM geçmişte de toplu başvurularda benzer yöntemler kullanmıştır; örneğin Turan ve Diğerleri/Türkiye kararında darbe sonrası tutuklanan 427 hâkim-savcı başvurusunu birleştirerek tek kararla çözmüş, orada ortak hukuki soruna (makul şüphe ve hukuka uygun tutuklama meselesi) eğilmiştir. Benzer şekilde ByLock’la mahkûm edilen binlerce kişinin başvurusunda da önce öncü bir karar (Yalçınkaya/Türkiye) üretilip, ardışık olarak diğerleri hakkında hükümetten görüş istenmiştir. Bu tecrübeler ışığında, ihraç dosyalarının da toplu çözüm stratejisi ile ele alınacağı anlaşılmaktadır.

Bu Sınıflandırmanın İçtihat Bakımından Anlamı

AİHM’in başvuruları gruplandırması, içtihat (case-law) bakımından önemli sonuçlar doğuracaktır. Mahkeme, benzer olgusal ve hukuki yapıya sahip dosyaları bir arada inceleyerek, her grup için belirleyici olacak ilkeler ortaya koyma yoluna gidebilir. Bu aslında AİHM’in uzun zamandır uyguladığı “yerleşik içtihat usulü”nün (well-established case-law procedure) bir uzantısıdır. Mahkeme, belli bir konuda içtihadı oluşmuşsa benzer başvuruları hızlıca filtreleyip karara bağlayabiliyor. İhraç başvurularında henüz yeni içtihatlar oluşacak olsa da, pilot dava veya lead case yöntemiyle bu süreci hızlandırması beklenir.

Gruplandırmanın içtihat açısından anlamını birkaç başlıkta inceleyelim:

  • Pilot Kararlar ve Rehber İlkeler: Mahkeme’nin her bir grup için (örneğin ByLock deliline dayalı ihraçlar, ceza mahkûmiyeti olmayanlar, vs.) bir veya birkaç pilot başvuruyu öne çekip karara bağlaması muhtemeldir. Bu pilot kararlarda, ilgili grup için geçerli olacak AİHS değerlendirmesini yapacaktır. Ardından aynı kategorideki diğer dosyalar, bu pilot karardaki ilkelere göre sonuçlandırılabilir. Bu yöntem, içtihat birliğini sağlar ve Mahkeme’ye iş yükünü hafifletme imkânı verir. Örneğin Mahkeme bir pilot davada “sadece ByLock kullanımı deliliyle kişiyi işten çıkarmak, adil yargılanma hakkı ve özel hayata saygı hakkı bakımından ihlal teşkil eder” gibi bir sonuca varırsa, benzer tüm dosyalarda aynı sonuca hızla varılabilecektir. Bu da mağdurlar açısından tutarlı ve öngörülebilir bir içtihat oluşmasını sağlar.
  • Yerleşik İçtihat Süreci: AİHM, benzer konulardaki çok sayıda başvuruyu genellikle filtre bölümünde toplayarak ve daha önce verdiği kararlara atıfla kısa kararlarla sonuçlandırabilir. İhraç dosyalarında da pilot kararlar verildikten sonra, Mahkeme’nin bu pilot kararları yerleşik içtihat haline getirmesi beklenir. Bu durumda yeni gelen benzer başvurular, ayrıntılı inceleme yapılmadan, yerleşik içtihada dayanılarak kabul edilemezlik ya da kabule değerlik yönünden hızla ele alınabilir. AİHM duyurusunda “yerleşik içtihat usulü kapsamında ele alınan ve Filtraj Bölümü tarafından yönetilen başvurular” ifadesi, bu yönde bir hazırlığa işaret etmektedir. Yani Mahkeme, oluşacak içtihadı uygulayarak diğer dosyaları filtre edecek ya da özet kararlarla karara bağlayacaktır.
  • Tutarlılık ve Eşit Muamele: Dosyaları gruplamak, AİHM’in kendi iç tutarlılığını da garantiye alır. Aynı mahiyetteki iki ihraç başvurusunda farklı dairelerin veya farklı raportörlerin çelişen kararlar vermesi önlenecektir. Oluşacak içtihat, tüm daireler ve hakimler için bağlayıcı olmasa bile yön gösterici olacaktır. Bu da başvuruculara eşit muamele güvencesi verir. Örneğin, sadece sendika üyeliği gerekçesiyle ihraç edilenler grubunda AİHM bir kere ihlal bulduysa, benzer durumdaki herkes için aynı sonucun çıkması beklenir. Aksi halde Mahkeme, aynı durumda olan kişilerden birine ihlal bulup diğerine bulmazsa eleştiri alacaktır. Dolayısıyla sınıflandırma, içtihadın istikrarını da sağlamaya hizmet edecek.
  • Sistemik Sorunların Tespiti: Gruplandırma sayesinde AİHM, Türkiye’deki kitlesel ihraçların ardında yatan sistemik sorunları daha net görebilecektir. Örneğin on binlerce dosyanın büyük kısmında ortak sorun “idari yargıda yargılama yapılmaması ve delillere erişilememe” ise, bu artık Türkiye için yapısal bir problem olarak tanımlanabilir. Mahkeme, pilot karar mekanizmasını bir adım öteye taşıyıp pilot (örnek) karar prosedürü de uygulayabilir. Böylece Hükümet’e, bu sistemik sorunu çözmesi için genel tedbirler tavsiye edebilir. Nitekim geçmişte AİHM bazı ülkelere (örneğin Romanya, Yunanistan gibi) binlerce benzer dosya geldiğinde pilot karar prosedürüyle yol haritası çizmiştir. Türkiye için de kitlesel ihraçlar meselesi bir sistemik insan hakları sorunu olarak tanımlanabilir.
  • İçtihat Gelişim Alanları: İhraç başvuruları, AİHM içtihadında nispeten yeni hukuki meseleleri de gündeme getirebilir. Örneğin “iltisak” gibi kavramların belirsizliği, masumiyet karinesinin idari tasarruflarda ihlali, olağanüstü hâl tedbirlerinin uzun vadeli etkileri gibi konularda Mahkeme belki de ilk defa ayrıntılı ilkeler belirleyecek. Gruplandırma sayesinde bu konuları parça parça ele alıp geliştirebilecek. Örneğin bir grupta mahkeme, masumiyet karinesi (AİHS m.6/2) yönünden ihlal tespiti yaparken, başka bir grupta örgütlenme özgürlüğü (m.11) konusunda kriterler koyabilir. Son tahlilde, tüm bu parçalar birleştiğinde, AİHM’in KHK ihraçlarına dair kapsamlı bir içtihat bütünü oluşacaktır. Bu bütün, Türkiye’nin benzer durumları tekrar etmemesi için de bir rehber işlevi görecektir.

Özetle, Mahkeme’nin dosyaları gruplandırarak incelemesi, hızlı ve seri kararlar verilmesini sağlamakla kalmayacak, aynı zamanda her grup özelinde derinlemesine hukuki analizler yapılmasına imkân verecektir. Bu da AİHM içtihadının zenginleşmesi ve özellikle olağanüstü hâl dönemi tedbirleri konusunda Avrupa standardının netleşmesi anlamına gelir. Türkiye kaynaklı bu kitlesel başvurular, AİHM’in önüne en büyük kriz dosyası yığını olarak gelmektedir. Mahkeme, bu krizi fırsata çevirip, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin temel güvencelerini bu yeni bağlamda yeniden yorumlayabilir ve güçlendirebilir.

Öne Çıkan AİHS Maddeleri ve Olası İhlal Konuları

ihraç başvurularında birden fazla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) maddesi gündeme gelmektedir. Bunlardan özellikle öne çıkanlar şunlardır:

Adil Yargılanma Hakkı (AİHS m.6)

İhraç sürecinin idari ve yargısal aşamalarında başvurucuların adil yargılanma haklarının ihlal edildiği sıkça ileri sürülüyor. Özellikle idare mahkemelerinde görülen iptal davalarında duruşma yapılmaması, delillere erişim kısıtları, mahkemelerin bağımsızlığına gölge düşüren uygulamalar (örneğin OHAL KHK’larıyla yargı denetiminin sınırlandırılması) gibi sorunlar Madde 6 kapsamında değerlendirilecek. Birçok başvurucu, ceza hukuku anlamındaki adil yargılanma güvencelerinin (örneğin suçsuzluk karinesi, çelişmeli yargılama, delil standardı) uygulanması gerektiğini savunuyor. AİHM’in, bu iddiayı kabul edip etmeyeceği önemli olacak. Ayrıca idari yargı kararlarının gerekçesiz veya yetersiz gerekçeli oluşu da m.6 kapsamında incelenecek bir diğer mesele.

Özellikle “Mahkeme önünde dinlenilme” hakkı (duruşma hakkı) ve “silahların eşitliği/çelişmeli yargılama” ilkeleri, ihraç davalarında sıkça ihlal edildiği ileri sürülen yönlerdir. AİHM, geçmiş içtihadında idari davalarda duruşma yapılmamasının makul olup olmadığını değerlendirirken davanın niteliğine bakıyordu; burada on binlerce kişinin işinden olduğu davaların hayati önem taşıdığı savunulacağından, duruşmasız yargılama eleştirisi güçlü olabilir. Son olarak, ceza mahkûmiyeti bulunan başvurucular açısından ne bis in idem (aynı fiilden iki kez yargılanmama) ilkesi de ileri sürülmüş durumda.

Masumiyet Karinesi (AİHS m.6 § 2)

Bu ilke özellikle ceza soruşturması açılmamış veya açılıp da beraat etmiş kişiler hakkında, idarenin ve resmî makamların kullandığı dil ve işlemler bakımından gündeme gelecektir. KHK listelerinin Resmî Gazete’de yayımlanarak kişilerin “terör örgütüyle irtibatlı/iltisaklı” ilan edilmesi, herhangi bir mahkeme kararı olmaksızın insanların toplum nezdinde suçlu damgası yemesine yol açmıştır. AİHM kapak sayfasında bu durumu açıkça “kimliğe ilişkin bilgilerin ifşası suretiyle duyurulması nedeniyle masumiyet karinesinin ihlali” olarak not etmektedir. Dolayısıyla Mahkeme’nin bu konuya özel önem verdiğini söyleyebiliriz. Nitekim AİHM içtihadında masumiyet karinesi, yalnızca ceza mahkemesinde değil, idari kararlarla da zedelenebilecek bir ilke olarak gelişmiştir.

Özellikle Allen/Birleşik Krallık (2013) davasında Büyük Daire, beraat eden bir kişinin tazminat talebinin reddedilirken yetkili makamların kullandığı ifadelerin masumiyet karinesini ihlal edip etmediğini incelemiştir. Allen kararında AİHM, 6/2 maddesinin ceza yargılamasından sonraki süreçlere de uygulanabileceğini, ancak her durumda somut değerlendirme gerektiğini vurgulamış; başvurucu Allen’ın davasında mahkemeler tazminatı reddederken onun suçlu olduğunu ima etmedikleri için ihlal olmadığına karar vermiştir. Bu içtihadın ışığında, KHK ile ihraç edilen ve suçlanmadan cezalandırıldığını düşünen kişiler açısından AİHM’nin hassas davranması beklenir. Eğer devlet, kişi hakkında herhangi bir mahkeme kararı olmadan “terörist” muamelesi yapmışsa – örneğin kamuoyuna ifşa edip seyahat belgelerini iptal ederek ve diğer sivil haklarını kısıtlayarak – AİHM büyük olasılıkla masumiyet karinesinin ihlaline hükmedecektir.

Özel Hayat ve İtibarın Korunması (AİHS m.8)

İşten çıkarılma, pasaport iptali, sosyal hakların yitirilmesi ve kamuoyuna teşhir edilme gibi sonuçlar, başvurucuların özel hayatına, aile hayatına ve itibara saygınlık hakkına ciddi etkiler yapmıştır. AİHM içtihadına göre, her ne kadar çalışma hakkı Sözleşme’de doğrudan korunmasa da, mesleki itibar ve kişinin kariyerini sürdürme imkânı özel hayatın bir parçası sayılabilir (Denisov/Ukrayna [BD], 2018).

Denisov kararında Mahkeme, bir kamu görevlisinin görevden alınmasının Madde 8 kapsamında incelenebilmesi için, o kişinin özel hayatına etkisinin “belirli bir ciddiyet eşiğini” aşması gerektiğini belirtmişti. KHK ihraçları bağlamında, etkilerin son derece ağır olduğu ortada: İhraç edilenler sadece işlerini kaybetmekle kalmadı, aynı zamanda toplum nezdinde damgalanma, özel sektörde iş bulamama (kara liste uygulaması), pasaportlarının iptali nedeniyle seyahat özgürlüğünün kısıtlanması, aile düzenlerinin bozulması (örneğin eşlerin de işten çıkarılması veya sosyal çevrenin dışlaması) gibi geniş kapsamlı sonuçlar yaşadılar. Bu nedenle AİHM büyük ihtimalle Madde 8’i merkezî bir yerde ele alacaktır.

Özel hayatın ihlali iddiaları arasında, kişilerin mahrem telefon/byLock yazışmalarının delil olarak kullanılması, kişisel verilerin (örneğin banka kayıtlarının) yasa dışı şekilde toplanması ve yıllarca saklanması, “fişleme” listelerinin oluşturulması gibi boyutlar var. AİHM geçmişte benzer konularda (örn. KGB fişlemeleri sonrası kamu sektöründen men edilenler – Sidabras ve Džiautas/Litvanya, 2004 – ya da gizli servis tarafından fişlenip ayrımcılığa uğrayanlar) Madde 8 ihlali kararı vermiştir.

Özellikle bireylerin itiraz edemediği gizli delillerle meslekten men edilmesi, kişinin itibarı ve özel hayatı üzerinde orantısız bir etki yapar. AİHM kapak formunda, “hukuka aykırı şekilde elde edilen verilerin kullanılması suretiyle kanunilik şartının ihlali ve özel hayata saygı hakkının ihlali” şeklinde bir şikâyet kalemi koyarak bu konuya işaret etmiştir. Dolayısıyla, hem usul boyutu (delillerin hukuka uygunluğu) hem esasa ilişkin boyutu (ihraç tedbirinin kişinin hayatına etkisi) ile Madde 8 gündeme gelecektir. Mahkeme bu başlık altında muhtemelen “müdahalenin kanuniliği, meşru amacı ve demokratik toplumda gerekliliği” testini uygulayacak ve her grup için ayrı ayrı değerlendirme yapacaktır. Örneğin ByLock kullanımı listesinde adı geçip ihraç edilen bir memurun davasında, kişisel verilerin toplanması/yasallığı ve kişinin özel hayatına etkisi tartışılacaktır.

Örgütlenme Özgürlüğü (AİHS m.11)

KHK ihraçları, birçok kişinin sendika, dernek veya vakıf üyeliği gibi faaliyetleri gerekçe gösterilerek gerçekleştirildi. Örneğin bazı kamu çalışanları, yasal bir sendika olan Aktif Eğitim-Sen üyesi oldukları için “FETÖ ile irtibat” suçlamasıyla ihraç edildi. Keza Bank Asya’ya hesap açmak veya belli derneklere bağışta bulunmak da örgütsel bağlantı sayıldı.

AİHM’in örgütlenme özgürlüğü içtihadı, barışçıl ve yasal örgütlere üyeliğin cezalandırılmasını genellikle ihlal olarak görür (örn. Vereinigung Demokratischer Soldaten Österreichs davası veya Tüm Haber Sen/Türkiye kararı gibi). Burada kritik olan, ihraçlara dayanak yapılan örgütlerin veya yapının, gerçekten şiddet eylemi veya demokratik ilkelere aykırı bir faaliyet içinde olup olmadığı ve başvurucunun bireysel eyleminin ağırlığıdır. Bir memur sırf bir sendikaya üye diye ihraç edildiyse, AİHM bunu muhtemelen m.11 kapsamında korunan bir faaliyet olarak değerlendirecektir. Bu değerlendirmeyi yaparken Mahkeme, “yasal bir örgüte üyelik veya katılım nedeniyle bu denli ağır bir yaptırım uygulanması gerekli miydi?” sorusunun cevabını bulmaya çalışacaktır.

Özellikle sendikal faaliyetlerin cezalandırılması konusunda AİHM Türkiye’ye karşı daha önce de ihlal kararları vermişti; bu birikim ışığında, barışçıl örgütlenme faaliyetleri nedeniyle kamudan men edilmenin ihlal olarak görülmesi güçlü bir olasılık.

Mülkiyet Hakkı (Ek 1 No’lu Protokol m.1)

Maaş, emeklilik hakları, sosyal güvenlik birikimleri gibi ekonomik değerler, mülkiyet hakkı kapsamına girmektedir. KHK ihraçları sonucunda başvurucular maaşlarını ve bazı durumlarda ise emeklilik ikramiyesi gibi haklarını kaybettiler. AİHM’in yerleşik içtihatlarına göre, bir kişinin kazanılmış emeklilik hakkı veya ödenmemiş maaşı, mülkiyet kapsamında korunur. Burada dikkat edilmesi gereken, işini kaybetmenin kendisinin mülkiyet hakkı sayılıp sayılmayacağıdır. Genel olarak gelecekteki maaş beklentisi mülkiyet sayılmaz; ancak kişi işten atıldığı anda hak edilmiş maaşı ya da tazminatı ödenmiyorsa bu mülkiyet hakkıdır. Ayrıca emeklilik için gerekli prim günlerini dolduramadığı için emekli olamama gibi durumlar da dolaylı mülkiyet kaybı yaratabilir.

Kapak formunda “maaş ve buna bağlı diğer hak ve menfaatlerin kaybı suretiyle mülkiyet hakkına müdahale” şeklinde bir şikâyet özellikle belirtilmiştir. Bu, Mahkeme’nin bu noktayı da göz ardı etmeyeceğini gösterir. Muhtemelen AİHM, ihraçların yarattığı ekonomik kayıpları mülkiyetten mahrum bırakma veya en azından mülkiyete müdahale olarak görüp, bunun kamu yararı amacıyla, kanunla ve orantılı bir şekilde yapılıp yapılmadığını inceleyecektir. Örneğin devlete sadakat yükümlülüğü kapsamında memurun işine son verilebilir ama kişinin yıllarca ödediği emeklilik primlerinin karşılığını alamaması gibi aşırılıklar orantısız bulunabilir. Yine eğer ihraç kararı ileride iptal edilirse maaş ve özlük haklarının ödenmemesi de ayrı bir mülkiyet sorunu olacaktır. Dolayısıyla Protokol 1 Madde 1 de kritik maddelerden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Etkili Başvuru Hakkı (AİHS m.13)

İhraçlar konusunda etkili iç hukuk yolu olmaması yönündeki şikâyet de AİHM önünde dile getirilmektedir. OHAL Komisyonu’nun yıllarca sürmesi, sonrasında idare mahkemelerinin bu kararları çoğunlukla onaması ve AYM’nin de genelde ihlal bulmaması nedeniyle, başvurucular etkili bir hukuki korunma yolunun olmadığını iddia etmektedir.

AİHM, geçmişte Köksal/Türkiye (2017) kararında OHAL Komisyonu’nu bir iç hukuk yolu olarak kabul etmiş ve başvuruları reddetmişti. Fakat gelinen noktada, bu yol tüketilmiş sayılır ve sonuç alamayanlar AİHM’e gelmiştir. Dolayısıyla Mahkeme, m.13 bağlamında “AYM de dahil iç hukuk yolları ihraçlar konusunda etkisiz kaldı mı?” sorusunu değerlendirebilir. Eğer pilot kararlarında açık bir ihlal tespiti yaparsa, aslında dolaylı olarak m.13’ü de tatmin etmemiş olduğunu ortaya koymuş olacaktır. Belki ayrıca m.13 ihlaline hükmetmesine gerek kalmaz (genelde AİHS’teki asli madde üzerinden gider), ancak bu genel resmin altını çizmek önemlidir.

Genel olarak, AİHM’in KHK ihraç dosyalarında çok boyutlu bir hak ihlalleri incelemesi yapacağı anlaşılıyor. Bir tek ihraç olayı, hem adil yargılanma, hem özel hayat, hem ifade/örgütlenme özgürlüğü, hem mülkiyet hakkı gibi birden fazla hakkı aynı anda ilgilendirebilir. Mahkeme muhtemelen en belirgin ihlal hangisiyse ona yoğunlaşacaktır. Örneğin cezai kovuşturması olmayan birinin terörist ilan edilip mesleğinden men edilmesi vakasında, masumiyet karinesi ve özel hayat ihlali ön plana çıkabilir. Buna karşın barış bildirisi imzacısı bir akademisyenin ihraç edilmesinde ifade özgürlüğü ihlali vurucu olacaktır. Dolayısıyla her dosya grubunda farklı AİHS maddeleri öne çıkacak, ancak genel resimde Madde 6 ve 8 eksenli problemlerin çok yaygın olduğu söylenebilir.

AİHM, bu maddelere ilişkin önceki içtihatlarından yararlanarak kararlar verecektir. Örneğin:

  • Madde 6: Baş/Türkiye (2020) kararı, OHAL sonrası tutuklanan bir hâkimin (Hakan Baş) davasında, ulusal hukuktaki usul güvencelerinin (suçüstü hali kuralının) genişletilerek tutuklama yapılmasını hukuka aykırı buldu. Bu kararda Mahkeme, darbe sonrası bile olunsa hukuk devletinin temel ilkelerinden taviz verilemeyeceğini vurgulamıştır. Benzer şekilde ihraç davalarında da AİHM, “olağanüstü hal” diye adil yargılanma standartlarının tamamen yok sayılamayacağını, her iddianın makul delile dayanması gerektiğini not edecektir. Alparslan Altan/Türkiye kararında da bir Anayasa Mahkemesi üyesinin tutuklanmasında kanunilik şartının ihlal edildiğine hükmetmişti. Bu gibi kararlar, AİHM’in Türkiye’de OHAL bağlamında dahi yargısal güvencelere sahip çıktığını gösteriyor.
  • Madde 10: Kılıçdaroğlu/Türkiye kararı (2020) Mahkeme’nin Türkiye’deki ifade özgürlüğü karnesine önemli bir not düşmüştür. AİHM, muhalefet liderinin siyasi konuşmalarından dolayı tazminata mahkûm edilmesini oybirliğiyle ifade özgürlüğü ihlali saydı ve politik eleştiri özgürlüğünün özel önemini vurguladı. Buradan çıkan ilke, kamusal çıkar tartışmalarında sert eleştiri dahi koruma altındadır. Barış akademisyenleri gibi barışçıl düşünce açıklamaları nedeniyle işten atılan kişiler için de bu ilke geçerli olacaktır. Mahkeme’nin eğilimi, devletin güvenlik söylemiyle sınırladığı alanlarda bile ifade özgürlüğünü korumak yönündedir.
  • Madde 6/2: Allen/Birleşik Krallık kararı yukarıda değinildiği gibi, masumiyet karinesinin yargılama sonrası süreçlere de uygulanabileceğini teyit etmiştir. AİHM orada, hükmün açıklanmasının geri bırakıldığı durumlarda bile makamlara düşen görevin, kişi hakkında suçluluk ima eden ifadeler kullanmaktan kaçınmak olduğunu belirtmiştir. Türkiye’de KHK sürecinde maalesef tam tersi bir tablo vardı: Resmî açıklamalarda, listelerde, medya kampanyalarında ihraç edilen herkes potansiyel suçlu ilan edildi. AİHM mevcut davalarda bu konuya eğilerek, Türkiye’nin masumiyet karinesini ihlal eden uygulamalarını tespit edebilir. Bu, içtihat bakımından da önemli bir katkı olacaktır, zira idari yaptırımlar yoluyla “cezalandırma” eğilimi sadece Türkiye’de değil, başka ülkelerde de görülebilir ve AİHM bu vesileyle ölçütler koyabilir.
  • Madde 8 & 11: AİHM daha önce de kamu görevinden çıkarmalar veya memurların kitlesel işten uzaklaştırılmasıyla ilgili davalara baktı. Örneğin Ždanoka/Letonya (2006) davasında eski bir komünist parti üyesinin belli kamu görevlerinden men edilmesini incelemişti; Sidabras ve Džiautas/Litvanya davasında eski KGB çalışanlarının özel sektörde çalışmalarının yasaklanmasını ihlal bulmuştu. Bu kararlar, devlete sadakat gerekçesiyle bile olsa orantısız yasakların kişilik haklarını ihlal ettiği yönünde. Türkiye’de de terörle mücadele adına uygulanan ihraçların kapsam ve sonuçları bu lens ile değerlendirilecek. İnsanların “yaşamlarını kazanma hakkı”, toplumdan dışlanmama hakkı Madde 8 kapsamında değerlendirilecek. Sendikal faaliyet özelinde ise Tüm Haber Sen/Türkiye (2006) gibi kararlarda AİHM, sendikal nedenlerle yapılan sürgün ve disiplin cezalarını ihlal saymıştı. Benzer şekilde sendika üyeliği gerekçesiyle ihraç, m.11 ihlaline işaret edecektir.

Toparlarsak, AİHS’in 6, 8, 10, 11. maddeleri ile Ek 1 No’lu Protokol md.1 bu başvurularda en öne çıkan hükümler olacaktır. Her bir başvuruda bu maddelerin bir kısmı bir arada ileri sürülüyor. Mahkeme hangi maddeden ihlal bulacağına karar verirken, belki de en bariz olana odaklanacak. Ama mağdurlar açısından önemli olan, başvurularını hazırlarken bu maddelerin her birine ilişkin iddialarını somutlaştırmalarıdır. Kapak formunda ilgili kısımları işaretlemek bu yüzden kritik.

AİHM’in Benzer İçtihatlarından Çıkarılabilecek Eğilimler

AİHM, darbe girişimi sonrası Türkiye ile ilgili çeşitli davalarda bazı ilkeler ortaya koydu. Bu içtihatlar, kitlesel ihraç başvurularının nasıl sonuçlanabileceğine dair bize ipuçları veriyor. İşte örnek bazı kararlar ve olası yansımaları:

  • Baş/Türkiye (Hakan Baş kararı, 3 Mart 2020): Bu dava, darbe teşebbüsü sonrasında tutuklanan bir hâkimle ilgiliydi. AİHM, Hakan Baş’ın tutuklanmasında hukuka uygunluk şartının ihlal edildiğini tespit etti; zira Türk makamları anayasadaki “suçüstü hali” kavramını makul olmayan şekilde genişleterek hakimlere tanınan güvenceleri bertaraf etmişlerdi. Ayrıca Mahkeme, somut bir makul şüphe delili olmadan sırf “örgüt üyeliği şüphesi”yle tutuklama yapmanın da AİHS 5. maddeye aykırı olduğuna hükmetti. Bu karardan çıkan mesaj, olağanüstü hâl durumunda bile keyfi ve dayanaksız işlemlerin kabul edilemez olduğudur. İhraç dosyalarında da benzer bir mantık uygulanacaktır: Eğer bir kişinin ihraç edilmesi, elle tutulur somut delillere dayanmıyorsa veya usulde ciddi hukuksuzluklar varsa (örneğin savunma hakkı hiç tanınmaması gibi), AİHM bunu hoş görmeyecektir. Baş/Türkiye kararı ayrıca, yargıç güvencelerinin altını çizdiği için, KHK ile ihraç edilen yargı mensuplarının davalarında Mahkeme bu hassasiyeti devam ettirecektir. Nitekim darbe sonrası 400’den fazla hâkim-savcı AİHM’e başvurdu ve AİHM Turan ve Diğerleri/Türkiye (2021) kararında bu yargı mensuplarının makul şüphe olmadan tutuklanmasını ihlal saydı. Bu eğilim, ihraçlar için de devletin her bir bireysel işlemde makul gerekçe sunması gerektiği yönündedir.
  • Kılıçdaroğlu/Türkiye (2020): Ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, dönemin Başbakanı hakkında yaptığı sert eleştiriler nedeniyle tazminata mahkûm edilmesi AİHM tarafından oybirliğiyle ifade özgürlüğü ihlali sayıldı. Mahkeme, bir muhalif siyasetçinin hükümeti denetleme görevi olduğunu, üst düzey yöneticilerin ağır eleştiriye katlanmak zorunda olduklarını vurguladı. Bu karar, AİHM’in siyasi ifade ve eleştiri hakkına ne kadar değer verdiğinin altını çizer. İhraçlar bağlamında, eğer başvurucuların suçu sadece eleştirel konuşmalar, yazılar veya barışçıl bildirilere imza atmaktan ibaretse, Mahkeme yüksek ihtimalle burada da AİHS m.10’u ihlal edilmiş bulacaktır. Kılıçdaroğlu kararındaki yaklaşım, “toplumsal önemi olan konulardaki sert ifadeler dahi koruma altındadır” şeklindeydi. Barış Akademisyenleri örneğinde bu mantık doğrudan uygulanabilir: Terörle mücadele politikalarını eleştiren bir bildiriye imza atmak, şiddet çağrısı içermiyorsa cezalandırılamaz. Benzer şekilde sosyal medya paylaşımlarında hükümeti eleştiren memurların durumu da bu içtihatla örtüşür. AİHM, Türkiye’de ifade özgürlüğünü kısıtlayan cezalandırmaları sistematik bir problem olarak görüyor ve ihraç dosyalarında bu eğilimini sürdüreceği beklenebilir.
  • Allen/Birleşik Krallık (Büyük Daire, 2013): Bu karar, her ne kadar İngiltere’de beraat sonrası tazminat konusuyla ilgili olsa da, getirdiği masumiyet karinesi ilkeleri KHK bağlamına ışık tutuyor. Allen davasında başvurucu işlemediği bir suçtan aklanmış, ancak “yeterince masum olmadığı” gerekçesiyle tazminat alamamıştı. AİHM, 6 §2’nin bu sürece uygulanabileceğini belirtip, kritik kıstasın makamların ifadeleri olduğunu söyledi. Eğer tazminatı reddederken yetkili merci, başvurucunun muhtemelen suçlu olduğunu ima ederse masumiyet karinesi ihlal olur. Sonuçta Allen davasında AİHM ihlal bulmadı çünkü İngiliz makamları dili dikkatli kullanmıştı (sadece “suçsuzluğu kesin kanıtlanamadı” dediler, doğrudan suçlu demediler). Şimdi bunu Türkiye’deki duruma uygularsak: KHK ile ihraç edilenler hakkında yetkililerin ve KHK metinlerinin üslubu son derece suçlayıcıydı (örn. “FETÖ iltisaklı, terör örgütü mensubu” gibi ibareler). Bu durum Allen davasının tam tersine, masumiyet karinesinin ihlali anlamına gelir. AİHM’in bu noktada eğilimi, idari işlemler ve açıklamalar yoluyla insanların suçlu ilan edilmesine karşı çıkmak yönündedir. Dahası, Allen kararı AİHM içinde masumiyet karinesinin sınırları tartışmasını ateşlemiş, ancak günün sonunda Mahkeme 6/2’yi geniş yorumlamaya meyilli olmuştur. Türkiye’den giden ihraç dosyalarında Mahkeme’nin bu geniş yorumu kullanıp, “ceza davası olmasa bile, idarenin suç isnadı içeren tasarrufları 6/2’yi tetikler” şeklinde bir sonuca varması mümkündür. Bu da önemli bir içtihat gelişimi olacaktır. Kısacası Allen ve benzeri kararlar, AİHM’in devletlerin bireyleri hukuki süreç olmaksızın mahkûm etme eğilimine mesafeli durduğunu gösteriyor. Türkiye’deki ihraç uygulamasında tam da böyle bir durum yaşandığından, Mahkeme’nin aynı çizgiyi sürdüreceğini öngörebiliriz.
  • Diğer Emsal Kararlar: Darbe sonrası Türkiye hakkında verilmiş Alparslan Altan/Türkiye (2019), Turan ve Diğerleri/Türkiye (2021), Şahin Alpay/Türkiye (2018), Çatal/Türkiye (2020) gibi kararlar da genel bir eğilim ortaya koyuyor: AİHM, OHAL döneminde Türkiye’de alınan tedbirlerin orantılılığını ve hukuka uygunluğunu sıkı denetime tâbi tutuyor. Özellikle Turan kararında, 427 hâkim-savcının tutukluluğunu tek kararla ihlal sayarken Mahkeme “hiçbirine ilişkin bireysel suç faaliyeti ortaya konmamış, hepsi hakkında toplu işlem yapılmış” eleştirisini getirmişti. Bu, ihraçlar için de birebir geçerli bir durum: İnsanlar tek tek değil, listeler halinde ve benzer gerekçelerle çıkarıldı. AİHM’in bu toplu muameleyi sorunlu gördüğünü, her bir kişinin bireysel sorumluluğunun incelenmesi gerektiğini ısrarla vurguladığını söyleyebiliriz.

Sonuç olarak, AİHM içtihadının son yıllardaki eğilimleri, olağanüstü hal de olsa hukukun temel prensiplerinden vazgeçilmemesi, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün korunması, cezai sorumluluğun şahsiliği ve masumiyet karinesi gibi ilkelerin çiğnenmemesi yönündedir. KHK ihraçlarıyla ilgili davalarda Mahkeme’nin bu ilkeleri uygulamaya devam edeceğini bekleyebiliriz. Bu da muhtemelen Türkiye aleyhine verilecek çok sayıda ihlal kararı anlamına gelecektir.


AİHM önündeki KHK ihraç başvurularına ilişkin yazı serisinin tamamına ulaşmak için buraya tıklayınız.



AİHM önündeki gelişmelerden haberdar olmak için Whatsapp kanalımı takip edebilirsiniz.

Whatsapp
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önündeki davalarda yaşanan gelişmelere,
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına,
  • AİHM‘in Türk Hükümeti’ni savunmaya davet ettiği davalara,
  • AİHM’nin önemli bildirilerine
  • Yazımlarıma, sıcağı sıcağına ulaşmak için WhatsApp kanalımı takip edebilirsiniz.


Similar Posts