AİHM Büyük Daire Yasak v. Türkiye No. 17389-20 Kararına İlişkin Hukuki Değerlendirme
GİRİŞ
Bu metin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesinin Yasak/Türkiye (Yasak v. Türkiye [GC], no. 17389-20, 5 May 2026) davasında 5 Mayıs 2026 tarihinde verdiği kararın ardından, kararın olay ve olgularını, tarafların ve üçüncü taraf müdahillerin Büyük Daire önündeki beyanlarını, Mahkeme’nin AİHS m. 7 ve m. 3 kapsamındaki değerlendirmelerini ve ulaştığı ihlal sonuçlarını hukuki-akademik bir çerçevede incelemek amacıyla hazırlanmıştır.
Metinde, kararın arka planı, Daire ve Büyük Daire aşamalarındaki yargısal süreç, başvurucunun şikâyetleri, Hükümetin savunmaları, üçüncü taraf görüşleri ve Mahkeme’nin çoğunluk gerekçesi sistematik biçimde ele alınmıştır. Bu kapsamda özellikle Mahkeme’nin hangi olguları belirleyici kabul ettiği, AİHS m. 7 bakımından kişisel cezai sorumluluk ve mens rea unsurunu nasıl değerlendirdiği, AİHS m. 3 yönünden cezaevi koşullarının kümülatif etkisini hangi gerekçelerle ihlal sonucuna bağladığı açıklanmıştır.
Bu çalışma, Büyük Daire kararının tam metninin yerine geçmek üzere değil; kararın olay örgüsünü, hukuki sorunlarını, taraf beyanlarını, Mahkeme’nin değerlendirme yöntemini ve hüküm sonucunu izlenebilir, analitik ve Türkçe bir değerlendirme metni olarak sunmak üzere hazırlanmıştır. Ayrık ve muhalif görüşler bu metnin kapsamı dışında bırakılmış; inceleme esas olarak çoğunluk gerekçesi ve kararın temel hukuki sonuçlarıyla sınırlandırılmıştır.
AİHM Büyük Dairesinin Yasak / Türkiye kararına ilişkin hukuki değerlendirmemi ayrıca PDF formatında da hazırladım. PDF metne ulaşmak için buraya tıklayınız.
AİHM ÖNÜNDEKİ DAVANIN KONUSU

Dava, Şaban Yasak adlı Türk vatandaşının, Türk Ceza Kanunu’nun 314 § 2 maddesi uyarınca silahlı terör örgütüne üye olma suçundan mahkûm edilmesi ve cezasını çektiği Çorum L tipi cezaevindeki tutulma koşullarıyla ilgilidir. Başvuran, Sözleşme’nin 7. maddesi bakımından suç ve cezada kanunilik ilkesinin ihlal edildiğini; Sözleşme’nin 3. maddesi bakımından ise cezaevindeki aşırı kalabalık ve özellikle yerde yatma zorunluluğu nedeniyle aşağılayıcı muameleye maruz kaldığını ileri sürmüştür.
Başvuru, 2 Nisan 2020 tarihinde Mahkemeye yapılmıştır. Daire, 27 Ağustos 2024 tarihli kararında hem Sözleşme’nin 7. maddesi hem de 3. maddesi yönünden ihlal bulunmadığı sonucuna varmıştır. Başvuranın talebi üzerine dosya Sözleşme’nin 43. maddesi uyarınca Büyük Daireye götürülmüş; Büyük Daire heyeti 16 Aralık 2024 tarihinde gönderme talebini kabul etmiştir. Büyük Daire, 7 Mayıs 2025 tarihinde Strazburg’da halka açık duruşma yapmış ve tarafların yazılı ve sözlü beyanlarını almıştır.
Hükûmet, Büyük Daire önünde, Büyük Daire heyetinin gönderme kararının yeniden değerlendirilmesini istemiştir. Mahkeme, bu talebi oybirliğiyle reddetmiş; Büyük Dairenin, heyetin gönderme kararının yerindeliğini yeniden inceleme yetkisi bulunmadığını belirtmiştir. Mahkeme ayrıca Hükûmetin bireysel başvuru hakkının kötüye kullanıldığı yönündeki itirazını da kabul etmemiştir.
Büyük Daire kararında iki temel hukuki mesele öne çıkmaktadır. Birincisi, başvuranın FETÖ/PDY olarak adlandırılan yapıyla bağlantılı eğitim faaliyetleri, tanık beyanları, HTS kayıtları, sosyal güvenlik primleri ve Bank Asya işlemleri temelinde silahlı terör örgütü üyeliğinden mahkûm edilmesinin Sözleşme’nin 7. maddesinin öngörülebilirlik ve kişisel sorumluluk güvenceleriyle bağdaşıp bağdaşmadığıdır. İkincisi, başvuranın Çorum Cezaevindeki dört yıla yaklaşan tutulma koşullarının Sözleşme’nin 3. maddesi bakımından asgari ağırlık eşiğini aşıp aşmadığıdır.
OLAYLARIN ARKA PLANI
Dava, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında Türkiye’de FETÖ/PDY üyeliği iddiasıyla yürütülen çok sayıda ceza yargılamasından biridir. Türk makamları, darbe girişiminden Fetullah Gülen ile bağlantılı ağı sorumlu tutmuş; bu yapı, ulusal makamlarca önce ‘Gülen hareketi’ veya ‘Gülen cemaati’ olarak anılırken daha sonra ‘Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması’ olarak nitelendirilmiştir.
15 Temmuz 2016 gecesi Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki bir grup, demokratik olarak seçilmiş kurumları devirmeyi amaçlayan bir askeri darbe girişiminde bulunmuştur. Darbe girişimi sırasında Parlamento, Cumhurbaşkanlığı yerleşkesi ve bazı stratejik devlet binaları hedef alınmış; Genelkurmay Başkanı rehin tutulmuş; çok sayıda kişi hayatını kaybetmiş veya yaralanmıştır. Ertesi gün ulusal makamlar F. Gülen bağlantılı ağı suçlamış ve kısa süre sonra olağanüstü hal ilan edilmiştir.
Türk hukukunda bir yapının terör örgütü olarak sınıflandırılması yargısal bir kararla mümkündür. Yerel mahkeme kararlarından, FETÖ/PDY’nin uzun süre dinî ve eğitim temelli bir yapı olarak algılandığı, ancak özellikle 2013 sonrası ’17-25 Aralık soruşturmaları’ ve ‘MİT TIRları’ olayı sonrasında tartışmaların yoğunlaştığı anlaşılmaktadır. Milli Güvenlik Kurulu, 2014’ten itibaren bu yapıyı kamu düzeni ve milli güvenlik açısından tehdit olarak nitelendirmiş; 26 Mayıs 2016 tarihli açıklamada yapıdan ilk kez açıkça terör örgütü olarak söz edilmiştir.
Başvuran 1987 doğumludur ve başvuru tarihinde Çorum L tipi cezaevinde hapis cezası çekmektedir. Darbe girişiminden sonra Çorum Cumhuriyet Başsavcılığı, FETÖ/PDY’nin Çorum ilindeki faaliyetlerine ilişkin soruşturma başlatmış; başvuran hakkında örgütün eğitim yapılanması içinde görev aldığı iddiasıyla soruşturma başlatılmıştır.
26 Ocak 2017 tarihinde başvuranın evinde arama yapılmış; cep telefonları, bilgisayarlar ve dijital materyaller dahil çeşitli eşyalara el konulmuştur. Başvuran 30 Ocak 2017 tarihinde polis merkezine teslim olmuş ve FETÖ/PDY üyeliği şüphesiyle gözaltına alınmıştır. 1 Şubat 2017 tarihinde avukatıyla görüşmüş ve aynı gün ifadesi alınmıştır. Başvuran, örgütle bağlantılı bazı akşam yemeklerine ve sohbet toplantılarına katıldığını kabul etmiş, ancak örgüt içinde herhangi bir görev üstlendiğini reddetmiştir.
11. 6 Şubat 2017 tarihinde Çorum Sulh Ceza Hâkimliği başvuranın FETÖ/PDY üyeliği suçlamasıyla tutuklanmasına karar vermiştir. Başvuran, polis ifadesini tekrar etmiş; etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak istemediğini, çünkü söz konusu örgütle bağlantısının bulunmadığını belirtmiştir.
İDDİANAME VE DELİLLER
4 Ağustos 2017 tarihinde Çorum Cumhuriyet Başsavcılığı, başvuran hakkında Çorum Ağır Ceza Mahkemesine 71 sayfalık iddianame sunmuştur. Başvuran, FETÖ/PDY üyesi olmak ve örgüt adına Çorum ilinde faaliyetlerde bulunmakla suçlanmıştır. İddianame, önce FETÖ/PDY’nin yapısını ve silahlı terör örgütü olarak nitelendirilmesine ilişkin genel açıklamaları içermiş; ardından başvurana yöneltilen delilleri özetlemiştir.
İddianamede FETÖ/PDY, dini bir görünümü ve eğitim faaliyetlerini araçsallaştırarak devlet kurumlarına sızmayı ve yeni bir siyasi-toplumsal düzen kurmayı amaçlayan sui generis bir yapı olarak tarif edilmiştir. Örgütün hücre tipi örgütlenme benimsediği, ‘abi’ veya ‘imam’ olarak anılan sorumlular aracılığıyla hareket ettiği, öğrencilerin ve kamu kurumlarına yerleşecek kişilerin izlenip yönlendirildiği belirtilmiştir.
Başvuran aleyhindeki deliller dört ana grupta toplanmıştır: tanık beyanları; E.B.’ye ait telefon hattının HTS kayıtlarına ilişkin analiz; başvuranın Bank Asya hesabına ilişkin banka işlemleri; ve başvuranın sosyal güvenlik primlerinin örgütle bağlantılı olduğu ileri sürülen Çorum Eğitim Hizmetleri Anonim Şirketi tarafından ödenmesi. İddianame, başvuranın eylemlerinin süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk gösterdiği ve bu nedenle silahlı örgüt üyeliği suçunu oluşturduğu sonucuna varmıştır.
Tanık beyanları dosyanın merkezindedir. B.A., Y.B., A.B., H.E. ve A.S. farklı aşamalarda alınan ifadelerinde başvuranın Çorum’daki öğrenci yapılanması içinde sorumluluk üstlendiğini ileri sürmüşlerdir. Bazı tanıklar başvuranın ‘Recep’ kod adını kullandığını, öğrenci evleri ve sohbet toplantılarıyla ilgilendiğini, BTM veya BBTM olarak öğrencilerin örgüt ideolojisi doğrultusunda yönlendirilmesine katkı sağladığını beyan etmiştir.
Başvuran, tanık beyanlarının soyut ve çelişkili olduğunu, tanıkların etkin pişmanlık hükümlerinden yararlandığını ve kendisiyle yüzleştirilmediklerini savunmuştur. B.A. ve Y.B.’yi tanımadığını; A.B.’yi ise yalnızca aynı fakültede okudukları için tanıdığını belirtmiştir. Kendisinin kod adı kullanmadığını, ByLock kullanıcısı olmadığını, Bank Asya hesabının maaş ödemeleri için açıldığını ve sosyal güvenlik primlerinin özel dershanede çalışması nedeniyle ödendiğini ileri sürmüştür.
HTS kayıtları bakımından, başvuranın E.B. ile temas kurduğu ileri sürülmüştür. Başvuran, E.B. ile aynı şirkette çalıştığını ve mesleki nedenlerle birkaç kez görüşmüş olabileceğini açıklamıştır. Bank Asya yönünden ise yerel mahkemeler, Ocak 2014’te yatırılan parayı örgüt talimatına uyma delili saymıştır; başvuran bu yorumun somut dayanağı bulunmadığını savunmuştur.
Başvuranın dosyasında ByLock kullanımı mahkûmiyetin merkezinde değildir. Bu nokta, Büyük Daire önündeki tartışmada önem taşımıştır: Daire, mevcut davayı Yüksel Yalçınkaya davasından ayırırken, başvuranın mahkûmiyetinin yalnızca ByLock kullanımına değil, daha geniş bir delil setine dayandığını vurgulamıştır. Büyük Daire ise delil çeşitliliğinin, suçun manevi unsurunun kişiselleştirilmiş biçimde ortaya konulması zorunluluğunu ortadan kaldırmadığını değerlendirmiştir.
YEREL YARGILAMA
Çorum Ağır Ceza Mahkemesi, 23 Ağustos 2017 tarihli tensip zaptıyla iddianameyi kabul etmiş ve tanık ifadelerinin istinabe yoluyla alınmasını istemiştir. İlk duruşma 27 Kasım 2017 tarihinde yapılmıştır. Başvuran, iddiaları reddetmiş; tanıklarla yüzleşmeye hazır olduğunu, kendisine isnat edilen eylemler ile silahlı terör örgütü üyeliği arasında bağlantı kurulmadığını ve delillerin suçunu kanıtlamadığını belirtmiştir.
14 Şubat 2018 tarihli duruşmada savcı, dosyadaki delillerin karar vermek için yeterli olduğunu ileri sürmüş ve beklenen bazı delillerden vazgeçilmesini istemiştir. Başvuran ve müdafii takdiri mahkemeye bırakmış; başvuran son sözünde beraatini talep etmiştir. Aynı gün Çorum Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranı TCK 314 § 2 uyarınca silahlı terör örgütü üyeliğinden suçlu bularak yedi yıl altı ay hapis cezasına mahkûm etmiştir.
İlk derece mahkemesi, FETÖ/PDY’nin hiyerarşik, gizli ve merkezi bir örgütlenme yapısına sahip olduğunu, devlet kurumlarına sızmayı amaçladığını, eğitim alanını özellikle kullandığını ve darbe girişimiyle silahlı terör örgütü niteliğini ortaya koyduğunu kabul etmiştir. Başvuran yönünden tanık beyanları, HTS kayıtları, Bank Asya işlemleri ve sosyal güvenlik primlerini bir bütün olarak değerlendirmiş; başvuranın belirli süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk taşıyan eylemlerle örgüt içinde sorumluluk üstlendiği sonucuna varmıştır.
Başvuranın istinaf başvurusu 3 Temmuz 2018 tarihinde Samsun Bölge Adliye Mahkemesi tarafından reddedilmiştir. Bölge adliye mahkemesi, ilk derece mahkemesinin delil değerlendirmesinde ve hukuki nitelendirmesinde hata bulunmadığını belirtmiştir. Başvuranın temyiz başvurusu da 21 Ocak 2019 tarihinde Yargıtay tarafından reddedilmiş; Yargıtay, fiillerin doğru sınıflandırıldığını ve cezanın bireyselleştirildiğini kabul etmiştir.
Başvuran, 22 Mayıs 2019 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapmıştır. Başvurusunda, kanunen suç olarak sınıflandırılan bir eylemin bulunmadığını, isnat edilen faaliyetlerin işlendiği tarihte hukuka uygun olduğunu, FETÖ/PDY’nin silahlı terör örgütü olarak nitelendirilmesinin geriye dönük uygulandığını, savunma haklarının ve adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Anayasa Mahkemesi, 25 Şubat 2020 tarihli özet kararla şikâyetlerin bir kısmını açıkça dayanaktan yoksun, bir kısmını ise iç hukuk yollarının tüketilmemesi gerekçesiyle reddetmiştir.
TUTULMA KOŞULLARI
Başvuran 30 Ocak-6 Şubat 2017 tarihleri arasında polis gözetiminde tutulmuş, 6 Şubat 2017 tarihinde Çorum L tipi cezaevine gönderilmiştir. Önce F-5 Biriminde, 8 Mart 2018 tarihinden sonra F-10 Biriminde kalmıştır. Hükûmet, L tipi cezaevlerinde çoklu yatakhaneler, ortak alan, ortak tuvalet ve açık avlu bulunduğunu; Çorum Cezaevinin kapasitesinin zaman içinde ranzalar eklenerek artırıldığını belirtmiştir.
Hükûmete göre F-5 ve F-10 birimleri aynı fiziksel plana sahiptir: yaklaşık 90 metrekare ortak yaşam alanı, 64,36 metrekare açık avlu, 86,94 metrekare yatakhane alanı, banyo ve tuvaletler. Her birimde otuz yatak bulunduğu, kapasite aşıldığında mahkûmların kendi aralarında anlaşarak ranzalardaki şiltelere eşdeğer kalitede ek şilteler kullandıkları, sıcak-soğuk suya ve açık avluya yeterli erişim sağlandığı ileri sürülmüştür.
Başvuran ise cezaevinin başlangıçtaki kapasitesinin fiilen çok üzerinde mahkûm barındırdığını; birimlerde 35 ila 47 kişi arasında değişen yoğunluk yaşandığını; yatak sayısının yetersizliği nedeniyle uzun süre ortak alanlarda yere serilen şiltelerde uyumak zorunda kaldığını belirtmiştir. F-5 Biriminde ilk dört ay yerde yattığını, F-10 Biriminde de yaklaşık üç yıl boyunca dönüşümlü uyuma sistemi nedeniyle toplamda yaklaşık on ay daha yerde uyuduğunu, böylece toplam sürenin yaklaşık on dört aya ulaştığını ileri sürmüştür.
Başvuran ayrıca ortak alanlarda sürekli ışık, gürültü, mahremiyet eksikliği, sıcak suya sınırlı erişim, yetersiz hijyen ve aşırı kalabalık nedeniyle açık avludan normal biçimde yararlanamama gibi koşullardan şikâyet etmiştir. Cezaevi idaresine ve infaz hâkimliğine yaptığı başvurular reddedilmiş; Anayasa Mahkemesi de 3 Eylül 2020 tarihli kararla, Çorum Cezaevindeki koşullara ilişkin bireysel başvurusunu açıkça dayanaktan yoksun bulmuştur.
Büyük Daire önündeki 3. madde incelemesi, başvuranın Çorum Cezaevindeki maddi tutulma koşullarına odaklanmıştır. Büyük Daire, başvurunun bu kısmının Daire tarafından kabul edilebilir bulunan kapsamla sınırlı olduğunu; polis gözetimi ya da kabul edilemez bulunan diğer şikâyetlerin yeniden incelenmeyeceğini belirtmiştir.
TERÖR SUÇLARINA İLİŞKİN İÇ HUKUK VE UYGULAMA
Kararın iç hukuk kısmında öncelikle Türk Ceza Kanunu hükümleri özetlenmiştir. TCK 21. madde kastı, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi olarak tanımlar. TCK 30. madde ise fiilin icrası sırasında suçun kanuni tanımındaki maddi unsurları bilmeyen kişinin kasten hareket etmiş sayılmayacağını düzenler. Bu hükümler, FETÖ/PDY üyeliği davalarında manevi unsurun nasıl kurulacağı bakımından önem taşımaktadır.
TCK 314. madde, silahlı örgüt kurma, yönetme ve bu örgüte üye olma suçunu düzenler. TCK 220. madde ise suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve örgüte üye olma suçunu içerir. Terörle Mücadele Kanunu’nun 1. ve 7. maddeleri terör kavramı ve terör örgütü bağlamında uygulanır. Yerel uygulamada silahlı terör örgütü üyeliği için örgütle organik bağ, süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk gösteren faaliyetler ile örgütün amaçlarına bilerek ve isteyerek katkı aranır.
Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay içtihatları kararda geniş biçimde incelenmiştir. Anayasa Mahkemesinin bazı kararlarında FETÖ/PDY’nin, darbe girişimi sonrası ortaya çıkan olgular ışığında kamu makamlarınca terör örgütü olarak kabul edilmesinin meşru görüldüğü; ancak bireysel ceza sorumluluğu için kişinin örgütün hiyerarşisi içindeki konumu, faaliyetleri ve örgütün niteliğini bilip bilmediği gibi unsurların değerlendirilmesi gerektiği anlaşılmaktadır.
Yargıtay’ın 24 Nisan ve 26 Eylül 2017 tarihli kararlarında FETÖ/PDY’nin silahlı terör örgütü olarak nitelendirildiği belirtilmiştir. Bu içtihatlarda örgütün yedi katmanlı hiyerarşisi, eğitim ve kamu kurumlarına sızma stratejisi, gizlilik tedbirleri, kod adı kullanımı, ByLock gibi iletişim araçları, Bank Asya talimatları ve aktif örgütsel faaliyetler üzerinde durulmuştur. Ancak Mahkeme açısından belirleyici mesele, bu genel içtihatların başvuranın kişisel durumuna ne ölçüde uygulandığıdır.
Venedik Komisyonu’nun TCK 314. maddeye ilişkin görüşü de kararın bağlamında önemlidir. Komisyon, terörle ilgili suçların geniş yorumlanmasının öngörülebilirlik sorunları yaratabileceğine, örgüt üyeliği suçunda özellikle şiddet, hiyerarşik bağ ve kişisel sorumluluk unsurlarının dikkatle ortaya konulması gerektiğine işaret etmiştir. Birleşmiş Milletler Özel Raportörünün üçüncü taraf görüşü de, terör suçlarında yasallık ilkesinin açıklık, kesinlik ve bireyselleştirilmiş sorumluluk gerektirdiğini vurgulamıştır.
7. MADDE KAPSAMINDA KANUNSUZ SUÇ VE CEZA OLMAZ İLKESİ
Tarafların ve üçüncü tarafların görüşleri
Başvuran, mahkûm edildiği fiillerin işlendiği tarihte hukuka uygun olduğunu ve makamların bu fiillere sonradan cezai anlam yüklediğini savunmuştur. Ona göre FETÖ/PDY, isnat edilen faaliyetlerin gerçekleştiği dönemde terör örgütü olarak tanımlanmamış; Gülen hareketi, uzun süre devlet makamları ve toplum tarafından meşru bir dini-eğitim hareketi olarak görülmüştür. Bu nedenle başvuran, eğitim evleri, sohbet toplantıları, özel dershane çalışması veya Bank Asya hesabı gibi unsurların TCK 314 § 2 kapsamında cezalandırılabileceğini öngöremezdi.
Başvuran ayrıca yerel mahkemelerin, suçun maddi ve manevi unsurlarını kişisel olarak göstermediğini ileri sürmüştür. İddianamede suçun hangi tarihler arasında işlendiğinin açıkça belirtilmediğini; dosyadaki somut delillerin çoğunun 2014 yılı veya öncesine ait olduğunu; darbe girişimi ve FETÖ/PDY’nin mahkemelerce terör örgütü olarak tanınmasının ise daha sonraki tarihlere denk geldiğini vurgulamıştır. Bu durumun, özellikle mens rea değerlendirmesini belirsizleştirdiğini savunmuştur.
Başvuran, mahkûmiyetin büyük ölçüde etkin pişmanlıktan yararlanan tanıkların ifadelerine dayandığını, bu kişilerle yüzleştirilmediğini ve ifadelerin somut olgular içermediğini belirtmiştir. HTS kayıtlarının yalnızca bazı kişilerle temas gösterdiğini, Bank Asya işlemine ilişkin örgüt talimatı kanıtı bulunmadığını, sosyal güvenlik primlerinin yasal çalışma ilişkisine dayandığını ve ByLock kullanmadığını ileri sürmüştür.
Hükûmet, TCK 314 § 2’de düzenlenen silahlı terör örgütü üyeliği suçunun kanuniliği ve öngörülebilirliği konusunda Yüksel Yalçınkaya kararında Büyük Dairenin zaten genel bir değerlendirme yaptığını belirtmiştir. Hükûmete göre mevcut dava, Yüksel Yalçınkaya’dan farklıdır; çünkü başvuranın mahkûmiyeti yalnızca ByLock kullanımına değil, tanık beyanları, iletişim kayıtları, mali işlemler, sosyal güvenlik primleri ve örgütün eğitim yapılanmasındaki sorumlu pozisyonlarına ilişkin geniş bir delil setine dayanmaktadır.
Hükûmet, başvuranın FETÖ/PDY’nin eğitim yapılanması içinde ev imamı, BTM, BBTM ve il düzeyinde sorumlu gibi görevlerde bulunduğunu; öğrenci evlerini denetlediğini; sohbet toplantıları düzenlediğini; öğrenci kazanımı ve ideolojik eğitimde rol aldığını; ‘Recep’ kod adını kullandığını ileri sürmüştür. Bu konumu nedeniyle örgütün gerçek mahiyetinden habersiz olamayacağını ve örgütün amaçlarına bilerek katkıda bulunduğunu savunmuştur.
Birleşmiş Milletler Terörle Mücadele ve İnsan Hakları Özel Raportörü, üçüncü taraf görüşünde, terör suçlarında yasallık ilkesinin özellikle sıkı uygulanması gerektiğini belirtmiştir. Bir örgütün belirsiz veya geniş ölçütlerle ‘terörist’ olarak nitelendirilmesi, üyelik, destek, katılma veya finansman gibi yan suçların otomatik uygulanmasına yol açabilir. Özel Raportöre göre, bir yapının gizli veya karmaşık olması ya da kişinin idari/eğitsel görevler üstlenmesi, tek başına kişinin terörist faaliyetleri bildiğini veya desteklediğini göstermeye yetmez.
Avrupa Ceza Barosu Birliği ve İtalya İnsan Hakları Federasyonu da, terör örgütü üyeliği suçunda mens rea ve actus reus unsurlarının kişisel olarak kanıtlanması gerektiğini vurgulamıştır. Üçüncü taraflara göre, işlendiği tarihte yasal görünen sosyal, mesleki veya eğitimsel bağlantıların daha sonra geriye dönük biçimde terör örgütü üyeliği delili sayılması, ceza hukukunun öngörülebilirliği ve kişisel sorumluluk ilkesi bakımından ciddi sorunlar yaratır.
Mahkemenin 7. madde kapsamındaki değerlendirmesi
Mahkeme, 7. maddenin hukukun üstünlüğünün temel unsurlarından biri olduğunu, savaş veya olağanüstü hâl dönemlerinde dahi Sözleşme’nin 15. maddesi uyarınca bu güvenceden sapılamayacağını hatırlatmıştır. 7. madde yalnızca ceza kanunlarının geriye yürümesini yasaklamakla kalmaz; aynı zamanda suçların kanunda açıkça tanımlanmasını, ceza hukukunun sanık aleyhine genişletici veya kıyasa dayalı yorumlanmamasını ve bireyin hangi eylem veya ihmallerin cezai sorumluluk doğuracağını öngörebilmesini gerektirir.
Mahkeme ayrıca 7. maddenin nulla poena sine culpa ilkesini, yani kişisel sorumluluk usulüne uygun biçimde kurulmadan cezalandırılmama hakkını içerdiğini vurgulamıştır. Bu ilke, kolektif suçluluk veya sırf aidiyet varsayımına dayalı cezai sorumluluğu dışlar. Ceza sorumluluğu, yalnızca bir grubun genel niteliğinden veya kişinin o grupla geçmişteki bağlantılarından değil, kişinin kendi eylemleri, bilgisi, niyeti ve bağlamı üzerinden kurulmalıdır.
Mahkeme, iç hukuku yorumlama görevinin öncelikle ulusal mahkemelere ait olduğunu yinelemiştir. Ancak söz konusu hak doğrudan 7. madde olduğunda, Mahkemenin denetim yetkisi daha geniştir. Mahkeme, mahkûmiyetin ilgili zamanda hukuki bir temelinin bulunup bulunmadığını ve ulusal mahkemelerin ulaştığı sonucun 7. maddenin amaç ve güvenceleriyle bağdaşıp bağdaşmadığını incelemek zorundadır.
Büyük Daire, incelemesini yerel mahkemelerin tespit ettiği olgular üzerinden yürütmüştür. Sözleşme’nin 7. maddesi kapsamında başvuranın gerçekten suçlu olup olmadığına karar vermek Mahkemenin görevi değildir. Mahkemenin görevi, yerel mahkemelerin TCK 314 § 2’yi başvuranın olaylarına uygularken suçun kurucu unsurlarını, özellikle manevi unsuru, yeterli öngörülebilirlik ve kişiselleştirme ile ortaya koyup koymadığını denetlemektir.
Mahkeme, Yüksel Yalçınkaya kararında bazı noktaların zaten açıklığa kavuşturulduğunu belirtmiştir. FETÖ/PDY’nin iddia edilen eylemlerden sonra mahkemelerce terör örgütü olarak tanınması, tek başına, daha önceki fiiller nedeniyle 7. maddeye aykırı mahkûmiyet verildiğini göstermek için yeterli değildir. Aynı şekilde F. Gülen’in 2008’de beraat etmiş olması da, sonraki gelişmelerin hiç dikkate alınamayacağı anlamına gelmez. Bununla birlikte, her somut davada suçun tüm unsurlarının bireyselleştirilmiş biçimde ortaya konulması gerekir.
46. Mevcut davada temel sorun, başvuranın mahkûmiyetinin, silahlı terör örgütü üyeliğinin tüm unsurları bireysel olarak tespit edilmeden verilip verilmediğidir. Mahkeme, özellikle mens rea unsuruna odaklanmıştır. TCK 314 § 2, sıradan bir örgüte değil, şiddete başvuran silahlı terör örgütüne üyeliği cezalandırır. Bu nedenle başvuranın, ilgili zamanda örgütün hedeflerinden ve şiddet içeren yöntemlerinden haberdar olduğunun ve buna rağmen hiyerarşik bağ içinde katkı sunduğunun gösterilmesi gerekir.
Mahkeme, iddianame ve yerel kararların suçun zamansal çerçevesi konusunda gerekli kesinlikten yoksun olduğunu değerlendirmiştir. Başvurana isnat edilen faaliyetlerin büyük bölümü 2011-2014 dönemine ilişkindir; somut deliller başvuranın Çorum’dan Haziran 2014’te ayrıldığına ve faaliyetlerin en geç 2014 sonuna doğru sona erdiğine işaret etmektedir. Bu dönem, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden ve FETÖ/PDY’nin mahkemelerce resmen terör örgütü olarak sınıflandırılmasından öncedir.
Mahkeme, Aralık 2013 sonrasında örgütle bağları sürdürmenin cezai sorumluluk değerlendirmesinde ilgili olabileceğini kabul etmiştir. Ancak bu genel tespit, yerel mahkemeleri, başvuranın iddia edilen suçun zaman çerçevesiyle sınırlı olarak mens rea‘ya sahip olduğunu bireyselleştirilmiş ve bağlamsal biçimde ortaya koyma yükümlülüğünden kurtarmaz. Özellikle isnat edilen fiillerin şiddet eylemleriyle doğrudan bağlantısı yoksa daha dikkatli bir değerlendirme gerekir.
Mahkeme, başvurana atfedilen faaliyetlerin örgütün eğitim kolundaki rollere ilişkin olduğunu vurgulamıştır. FETÖ/PDY uzun yıllar boyunca eğitim alanında yasal biçimde faaliyet göstermiş ve kendisini ahlak ve eğitim hareketi olarak sunmuştur. Böyle bir yapının bazı katmanlarında yer almış olmak, tek başına kişinin örgütün ileride şiddet içeren amaçlara yöneleceğini bildiği veya bu amaçlara katkı sunmak istediği sonucunu doğurmaz.
Hükûmet, başvuranın BBTM gibi üst sorumluluklar üstlendiği için örgütün stratejik kollarını ve olası şiddet kullanımını öngörebileceğini savunmuştur. Mahkeme ise, bu tür bir çıkarımın ancak somut delillere ve başvuranın kişisel konumuna ilişkin sıkı bir analize dayanması halinde 7. maddeyle bağdaşabileceğini belirtmiştir. Yerel mahkemeler, başvuran ile örgütün askeri, emniyet veya yargı gibi stratejik kolları arasında kişisel, işlevsel veya hiyerarşik bir bağ kurmamıştır.
Başvuranın örgüt içinde ‘sorumluluk gerektiren düzeyde aktif’ olduğu kabul edilse bile, yerel mahkemeler bu rolün FETÖ/PDY’nin yedi katmanlı hiyerarşisinde hangi düzeye karşılık geldiğini, başvuranın hangi bilgiye sahip olduğunu ve örgütün şiddet içeren amaçlarını ne zaman ve nasıl bildiğini açıklamamıştır. Mahkeme, başvuranın eğitim alanındaki rolüne dayanılmasının, mens rea‘nın kişisel ve bağlamsal tespiti yerine geçemeyeceğini belirtmiştir.
Sonuç olarak Mahkeme, yerel mahkemelerin başvuranın eylemleri ve rolü ışığında suçun manevi unsurunu anlamlı biçimde değerlendirmediği kanaatine varmıştır. Başvuranın örgütün ulusal makamlar ve mahkemeler tarafından terör örgütü olarak tanınmasından önce eğitim kolunda görev aldığına ilişkin genel kabul, onun bu dönüşümü bildiğini, örgüte bu bilgiyle katıldığını veya bağlarını bu bilgiyle sürdürdüğünü göstermeye yetmez. Bu yaklaşım, kişisel sorumluluğun kurulması gereken zihinsel bağ olmadan cezalandırılmama hakkını ihlal etmiştir.
Büyük Daire, bu gerekçelerle Sözleşme’nin 7. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir. İhlal tespiti, FETÖ/PDY’nin niteliğinin soyut olarak yeniden değerlendirilmesine değil; başvuranın mahkûmiyetinde suçun manevi unsurunun, suçun zaman çerçevesi ve başvuranın kişisel konumu ışığında yeterince ortaya konulmamasına dayanmaktadır.
7. madde yönünden yoğunlaştırılmış hukuki değerlendirme
Büyük Dairenin 7. madde analizi, yerel mahkemelerin delilleri nasıl değerlendirdiğinden çok, delillerden çıkarılan hukuki sonucun kanunilik ilkesiyle uyumlu olup olmadığına odaklanır. Mahkeme, başvuranın FETÖ/PDY ile bağlantılı olup olmadığını yeniden yargılamamış; ulusal mahkemelerin kabul ettiği olguların, silahlı terör örgütü üyeliğinin özellikle manevi unsurunu göstermek için yeterli hukuki açıklıkla değerlendirilip değerlendirilmediğini incelemiştir.
Bu ayrım önemlidir. Mahkeme, bir bireyin bir yapıyla sosyal, eğitimsel veya mesleki temasının bulunmasını tek başına 7. maddeye aykırı saymamaktadır. Sorun, böyle temasların hangi tarihte, hangi bağlamda, hangi bilgi düzeyiyle ve hangi iradeyle sürdürüldüğünün açıklanmamasıdır. Mevcut davada yerel mahkemeler, başvuranın eğitim yapılanmasında görev aldığına ilişkin delilleri kabul etmiş, ancak bu görevlerin terör örgütü üyeliği için gereken zihinsel bağa nasıl dönüştüğünü açıklamamıştır.
Başvuran bakımından delil seti, tanık beyanları, HTS kayıtları, Bank Asya işlemi, sosyal güvenlik kayıtları ve örgüt içindeki iddia edilen görevlerden oluşmuştur. Büyük Daire bu delil türlerinin hiçbirini kategorik olarak dışlamamıştır. Ancak, bu delillerin her birinin başvuranın suç kastını hangi tarih itibarıyla ve hangi somut çıkarımla gösterdiğinin yerel kararlarda ortaya konulmadığını değerlendirmiştir.
Tanık beyanları yönünden Büyük Daire, tanıkların güvenilirliği ve yüzleştirme meselesini esasen 6. madde bağlamında görmüştür; 6. madde şikâyeti kabul edilebilir olmadığı için bu konuda doğrudan ihlal incelemesi yapmamıştır. Bununla birlikte, tanık beyanlarının işaret ettiği rollerin suçun manevi unsuruyla bağlantısı 7. madde yönünden önemini korumuştur. Başvuranın BTM veya BBTM olarak anılması, onun örgütün şiddet içeren amaçlarını bildiğinin ve bu amaçlara katıldığının açıklanması yerine geçmemiştir.
Bank Asya işlemi yönünden yerel mahkemeler, Aralık 2013 sonrasında bankaya para yatırılmasını örgüt talimatına uyma delili olarak görmüştür. Mahkeme, bu tür bir unsurun tümüyle ilgisiz olduğunu söylememiştir. Fakat söz konusu işlemin başvuranın örgütün terörist niteliğini bildiğini ve silahlı terör örgütü üyeliği kastıyla hareket ettiğini gösterecek şekilde somutlaştırılmasını gerekli görmüştür.
Sosyal güvenlik kayıtları bakımından başvuran, primlerin Çorum Eğitim Hizmetleri Anonim Şirketinde çalışması nedeniyle ödendiğini savunmuştur. Yerel mahkemeler ise şirketin örgütle bağlantılı olduğunu kabul ederek bu unsuru başvuran aleyhine değerlendirmiştir. Büyük Dairenin yaklaşımına göre, yasal görünen bir çalışma ilişkisinin daha sonra örgüt üyeliği delili sayılabilmesi için, kişinin iş ilişkisini suçun amaçlarıyla bilerek ve isteyerek sürdürdüğünün gösterilmesi gerekir.
HTS kayıtları ve kişilerle temas iddiası bakımından da aynı ilke geçerlidir. Bir kişinin örgüt üyesi olduğu iddia edilen kişilerle irtibatı, özellikle aynı işyerinde çalışma veya sosyal çevre ilişkisi gibi alternatif açıklamalar mevcutsa, tek başına terör örgütü üyeliğinin manevi unsurunu kurmaz. Bu temasların niteliği, sıklığı, içeriği, amacı ve suçun zaman çerçevesi içinde taşıdığı anlam açıklanmalıdır.
Mahkeme, yerel mahkemelerin genel örgüt anlatımına geniş yer verdiğini, fakat başvuranın kişisel durumuna ilişkin bağlamsal analizin yetersiz kaldığını belirtmiştir. FETÖ/PDY’nin genel hiyerarşisi, gizlilik yöntemleri ve darbe girişimiyle bağlantılı nihai değerlendirmeler, başvuranın 2011-2014 arasında eğitim kolunda iddia edilen faaliyetleri yürütürken hangi bilgiye sahip olduğunu kendiliğinden açıklamaz.
Zamansal unsur bu nedenle kararın omurgalarından biridir. Başvuran aleyhindeki somut faaliyetlerin önemli kısmı 2014 veya öncesine yerleştirilmiştir. Bu tarih, hem darbe girişiminden hem de FETÖ/PDY’nin mahkemelerce resmen terör örgütü olarak sınıflandırılmasından öncedir. Mahkeme, yerel mahkemelerin bu zaman farkını suç kastı bakımından yeterince işlemediğini tespit etmiştir.
Büyük Daire, FETÖ/PDY’nin sonradan silahlı terör örgütü olarak nitelendirilmiş olmasının, önceki döneme ait hiçbir fiilin cezalandırılamayacağı anlamına gelmediğini açıkça kabul etmiştir. Ancak böyle bir cezalandırma, kişinin o dönemde örgütün gerçek amaçlarını ve şiddete başvuran yöntemlerini bildiğini gösteren kişisel, somut ve bağlamsal deliller gerektirir. İhlal sonucu, tam da bu hassas eşikte; önceki dönem faaliyetlerinin cezalandırılabilmesi için kişisel, somut ve bağlamsal delillerin bulunması gerektiği tespitine dayanmaktadır.
Kararın Yüksel Yalçınkaya ile ilişkisi de bu çerçevededir. Yalçınkaya’da ByLock kullanımının otomatik belirleyici delil sayılması sorunluydu; Yasak davasında ise delil seti daha geniştir. Buna rağmen Büyük Daire, delil çeşitliliğinin, suçu oluşturan unsurların bireyselleştirilmiş değerlendirilmesi zorunluluğunu ortadan kaldırmadığını belirtmiştir. Geniş delil seti, ancak doğru hukuki analizle desteklenirse 7. madde bakımından yeterli olabilir.
Mahkemenin 7. madde bakımından kurduğu standart, terörle mücadele davalarında devletlerin ceza soruşturması yürütmesini engellemez. Fakat mahkûmiyetin, yapının genel niteliği ve sanığın çevresel bağlantıları üzerinden değil, sanığın kendi bilgi, irade ve katkısı üzerinden kurulmasını şart koşar. Bu standart, hem ceza hukukunun öngörülebilirliğini hem de kişisel kusur ilkesini korumaya yöneliktir.
Başvuranın davasında Mahkeme, eğitim kolundaki rollerin örgütün stratejik kollarıyla bağının açıklanmadığını özellikle vurgulamıştır. Eğitim alanındaki görevler, örgütün genel stratejisinde önemli sayılmış olsa bile, başvuranın askeri veya yargı gibi darbe ve şiddet bağlamında merkezi görülen kollarla kişisel ya da işlevsel bir bağının ortaya konulması gerekirdi. Yerel kararlar bu bağı kurmamıştır.
Sonuçta Mahkemenin tespiti, yerel mahkemelerin başvuranı mutlaka beraat ettirmesi gerektiği yönünde değildir. Tespit, mahkûmiyet gerekçesinin 7. maddenin öngördüğü kanunilik, öngörülebilirlik ve kişisel kusur standardına ulaşmadığıdır. Bu nedenle kararın en uygun giderimi, iç hukukta yargılamanın yeniden açılması ve Mahkemenin ortaya koyduğu kriterler ışığında yeniden değerlendirme yapılmasıdır.
3. MADDE KAPSAMINDA İNSANLIK DIŞI VE AŞAĞILAYICI MUAMELE YASAĞI
Mahkemenin tutulma koşullarına ilişkin değerlendirmesi
Sözleşme’nin 3. maddesi yönünden Büyük Daire, yalnızca başvuranın Çorum Cezaevindeki maddi tutulma koşullarını incelemiştir. Hükûmet, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğini ileri sürmüşse de Mahkeme, Türkiye’deki tutukluluk koşullarına ilişkin etkili hukuk yolları hakkındaki önceki içtihadına atıfla bu itirazı reddetmiştir. Mahkemeye göre Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru dışında, ilgili dönemde tutuklulara etkili önleyici veya telafi edici başvuru yolu bulunduğu yeterli kesinlikle gösterilmemiştir.
Mahkeme, cezaevlerinde aşırı kalabalığa ilişkin Muršić ilkelerini hatırlatmıştır. Çok kişilik koğuşlarda kişi başına 3 metrekarenin altına düşen kişisel alan, 3. madde ihlali yönünde güçlü karine doğurur. Kişisel alan 3 ila 4 metrekare arasında olduğunda bu unsur hâlâ ağır basar ve diğer olumsuz koşullarla birleşirse ihlal sonucuna götürebilir. Kişisel alan 4 metrekarenin üzerinde olduğunda bile, uyku, hijyen, açık hava, ışık, gürültü ve hareket imkânı gibi diğer koşullar değerlendirmede önemini korur.
Mahkeme, başvuranın Çorum Cezaevinde 6 Şubat 2017 ile 24 Mart 2021 arasında tutulduğunu; F-5 Biriminde yaklaşık on üç ay, F-10 Biriminde ise üç yılı aşkın süre kaldığını belirtmiştir. Cezaevinin kapasitesi ranzalar eklenerek artırılmış olsa da fiili nüfus 1.950-2.000 kişiye ulaşmıştır. Başvuranın kaldığı birimlerde mahkûm sayısı dönem dönem normal kapasiteyi sürekli ve önemli ölçüde aşmıştır.
Sıhhi koşullar bakımından Mahkeme, tuvaletlerin kapıyla ayrıldığını, sıcak ve soğuk suya erişim bulunduğunu, birimlerde doğal ışık ve havalandırma sağlayan pencereler olduğunu, mahkûmların açık avluya uzun süre erişebildiğini kabul etmiştir. Bu unsurlar tek başına ihlal sonucunu destekleyecek düzeyde görülmemiştir.
Buna karşılık uyku koşulları belirleyici olmuştur. Hükûmet, yerde şilte kullanımının mahkûmların kendi aralarındaki düzenlemeden kaynaklandığını savunmuşsa da Mahkeme, yatak sayısının sınırlı olması ve birimlerin aşırı kalabalık olması nedeniyle başvuranın yerdeki şilte üzerinde uyumak zorunda kaldığını kabul etmiştir. Başvuran, F-5 ve F-10 birimlerinde toplam yaklaşık on dört ay boyunca ortak alanlarda şilte üzerinde uyumuştur.
Mahkeme, başvuranın kullandığı şiltenin normal yataklardaki şiltelerle eşdeğer kalitede olmasını yeterli görmemiştir. Ortak alanlar dinlenme için tasarlanmamış, mahremiyetten yoksun, gidiş gelişlere açık, yüksek sayıda mahkûm nedeniyle gürültülü ve yapay ışığa maruz kalan alanlardır. Bu düzenleme başvuranın uyku kalitesini kaçınılmaz olarak etkilemiş, fiziksel ve zihinsel yorgunluk yaratmıştır.
Mahkeme, başvuranın kişisel alanının bazı dönemlerde 3 metrekarenin altına düşmediğini veya 3,6 ila 6 metrekare arasında değiştiğini kabul etmekle birlikte, tutukluluk koşullarının kümülatif etkisini esas almıştır. Aşırı kalabalık, uzun süre yeterli uyku koşullarından yoksun bırakılma, ortak alanlarda yatma, mahremiyet ve dinlenme koşullarının yetersizliği yaklaşık dört yıl boyunca devam etmiştir. Bu koşullar geçici veya istisnai sayılamaz ve telafi edici faktörlerle dengelenmiş kabul edilemez.
Büyük Daire, tüm koşulların kümülatif etkisinin, özgürlükten yoksun bırakmanın doğasında bulunan kaçınılmaz acı düzeyini aştığı ve başvuranın Sözleşme’nin 3. maddesi anlamında aşağılayıcı muameleye maruz kaldığı sonucuna varmıştır. Bu nedenle 3. maddenin ihlal edildiğine karar verilmiştir.
3. madde yönünden yoğunlaştırılmış hukuki değerlendirme
3. madde bakımından kararın ayırt edici yönü, Mahkemenin yalnızca metrekare hesabına dayanmayıp uyku koşullarının niteliğini merkezî unsur haline getirmesidir. Başvuranın kişisel alanı her zaman 3 metrekarenin altına düşmemiş olsa da, ortak alanlarda yerde uyuma zorunluluğu ve bunun süresi ihlal sonucunda belirleyici olmuştur.
Mahkeme, bir tutuklunun ayrı bir uyku yerine sahip olmasını insan onuruyla bağlantılı temel bir koşul olarak değerlendirmiştir. ‘Bir mahkûm, bir yatak’ ilkesi yalnızca fiziksel konfor meselesi değildir; mahremiyet, dinlenme, uyku kalitesi, fiziksel sağlık ve psikolojik bütünlükle ilgilidir. Başvuranın şilte kalitesinin normal yataklara benzer olması bu nedenle ihlali bertaraf etmemiştir.
Kararda ortak alan kavramı özellikle önemlidir. Ortak alanlar gün içinde yemek yeme, televizyon izleme, sosyalleşme ve geçiş amaçlı kullanılan yerlerdir; uyku ve dinlenme için tasarlanmamıştır. Bu alanlarda uyumak, mahkûmun sürekli hareket, gürültü, ışık ve mahremiyet eksikliğine maruz kalması anlamına gelir. Mahkeme bu koşulların uyku kalitesi üzerindeki etkisini ayrıca değerlendirmiştir.
Hükûmetin hijyen, sıcak su, açık avlu ve havalandırma konularındaki açıklamaları, 3. madde analizinde tamamen göz ardı edilmemiştir. Mahkeme, bazı fiziksel koşulların kabul edilebilir olduğunu belirtmiştir. Ancak olumlu koşullar, aşırı kalabalığın ve uzun süreli yerde uyuma zorunluluğunun yarattığı toplam etkiyi telafi edecek ağırlıkta görülmemiştir.
Karar, cezaevi kapasitesinin kağıt üzerinde artırılmasının tek başına yeterli olmadığını gösterir. Ranzaların eklenmesiyle resmi kapasite yükseltilmiş olsa bile, fiili nüfusun bu kapasiteyi sürekli aşması ve mahkûmların gündelik yaşam alanlarının daralması 3. madde bakımından anlamlıdır. Mahkeme, cezaevi sistemindeki olağanüstü yüklenmeyi kabul etmekle birlikte, insan onuru eşiğinin korunması gerektiğini belirtmiştir.
Başvuranın dört yıla yakın süre boyunca aynı cezaevinde kalması ve sorunların dönemsel olmaktan çıkıp yapısal bir nitelik kazanması ihlal değerlendirmesini güçlendirmiştir. Kısa süreli ve istisnai sıkışıklık ile yıllarca devam eden aşırı kalabalık aynı ağırlıkta değildir. Büyük Daire, mevcut olayda koşulların geçici olmadığını ve telafi edici unsurlarla dengelenmediğini kabul etmiştir.
3. madde sonucunda çoğunluk çok dar bir oy farkıyla ihlal bulmuştur. Bu dar çoğunluk, kararın bu kısmının özellikle uyku koşullarına ve kümülatif etkiye bağlı olduğunu gösterir. Ancak çoğunluğun gerekçesi nettir: başvuranın maruz kaldığı koşullar, özgürlükten yoksun bırakmanın kaçınılmaz güçlüklerini aşmış ve aşağılayıcı muamele eşiğine ulaşmıştır.
Bu tespit, başvuranın tüm iddialarının kabul edildiği anlamına gelmez. Mahkeme, sıcak su, hijyen, avlu ve doğal ışık gibi bazı başlıklarda başvuranın iddialarını ihlal için belirleyici görmemiştir. İhlal sonucu, özellikle aşırı kalabalık, yatak yetersizliği, ortak alanda uyuma ve bu durumun uzun süreli etkilerinin birlikte değerlendirilmesine dayanmıştır.
41. madde kapsamında adil tazmin ve hüküm
Başvuran maddi ve manevi zarar ile masraf ve giderler için adil tazmin talep etmiştir. Maddi zarar bakımından, tutukluluk nedeniyle eğitimine devam edemediğini, kariyer kuramadığını, gelir kaybına uğradığını ve sonrasında Almanya’da sığınma aldığını belirtmiştir. Mahkeme, tespit edilen ihlaller ile ileri sürülen maddi zarar arasında yeterli illiyet bağı görmemiş ve maddi tazmin talebini reddetmiştir.
Manevi zarar bakımından Mahkeme, 7. madde ihlali yönünden en uygun giderimin, başvuranın Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 311 § 1 (f) maddesi uyarınca yerel yargılamanın yeniden açılmasını talep edebilmesi olduğunu belirtmiştir. Bu yol, talep edildiğinde Mahkemenin kararındaki bulgulara uygun ve özenli biçimde uygulanırsa, 7. madde ihlali açısından ilke olarak uygun giderimdir. Bu nedenle 7. madde bakımından ihlal tespiti başlı başına yeterli adil tazmin sayılmıştır.
Buna karşılık Mahkeme, 3. maddeye aykırı tutulma koşullarının yarattığı acının yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyeceğini belirtmiştir. Başvuranın kötü koşullara maruz kaldığı süreyi, aşırı kalabalığın niteliğini, ortak alanlarda yerde uyuma zorunluluğunu ve koşulların kümülatif etkisini dikkate alarak başvurana 2.800 Avro manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.
Masraf ve giderler bakımından başvuran toplam 29.450 Avro talep etmiştir. Mahkeme, yerel yargılama ve Daire önündeki temsil için sunulan belgeleri yeterli görmüş; Büyük Daire aşamasındaki masraflar bakımından ise davanın karmaşıklığını dikkate almakla birlikte talep edilen meblağın tamamını makul bulmamıştır. Sonuç olarak başvurana masraf ve giderler için 9.050 Avro ödenmesine hükmetmiştir.
Büyük Daire hüküm fıkrasında sırasıyla: Hükûmetin gönderme kararının yeniden incelenmesi talebini oybirliğiyle reddetmiş; bireysel başvuru hakkının kötüye kullanıldığına ilişkin itirazı oybirliğiyle reddetmiş; tutukluluk koşulları bakımından iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazını oybirliğiyle reddetmiştir. Mahkeme, 11’e karşı 6 oyla Sözleşme’nin 7. maddesinin, 9’a karşı 8 oyla Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
Mahkeme, 11’e karşı 6 oyla 7. madde ihlali bakımından ihlal tespitinin manevi zarar için yeterli adil tazmin oluşturduğuna; 11’e karşı 6 oyla başvurana 3. madde ihlali nedeniyle 2.800 Avro manevi tazminat ödenmesine; 15’e karşı 2 oyla başvurana masraf ve giderler için 9.050 Avro ödenmesine; başvuranın adil tazmin taleplerinin geri kalanının oybirliğiyle reddine karar vermiştir.
Kararın çoğunluk gerekçesinin özü şudur: Terörle mücadele bağlamında devletler geniş ve ciddi takdir alanına sahip olsa da 7. madde cezai sorumluluğun kişisel, öngörülebilir ve kanuna uygun biçimde kurulmasını zorunlu kılar. Başvuranın eğitim alanındaki rolleri ve FETÖ/PDY ile bağlantılı olduğu kabul edilen unsurlar, yerel mahkemeler tarafından suçun manevi unsurunu başvuranın kişisel durumu ve ilgili zaman dilimi bakımından yeterli açıklıkla ortaya koyacak şekilde değerlendirilmemiştir. Cezaevi koşulları bakımından ise uzun süreli aşırı kalabalık ve ortak alanlarda yerde uyuma zorunluluğu, 3. madde eşiğini aşmıştır.
Şaban Yasak / Türkiye davasıyla ilgili AİHM Dairesinin verdiği karara ulaşmak için buraya tıklayınız:
Yasak / Türkiye davasında Büyük Daire kararından önce, 7 Mayıs 2025 tarihinde yapılan duruşmayı; Hükûmet ve başvurucu tarafının beyanları, yargıçların soruları, AİHS m. 7 kapsamında kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi, öngörülebilirlik, mens rea, TCK m. 30 hata hükmü ve AİHS m. 3 kapsamındaki cezaevi koşulları yönünden ayrıca incelemiştim. Söz konusu Büyük Daire duruşma raporuna ve değerlendirmeme ulaşmak için aşağıdaki yazıma tıklayınız:
Yasak / Türkiye davasında Büyük Daire kararı öncesinde, AİHM İkinci Dairesinin 27 Ağustos 2024 tarihli kararını; AİHS m. 7 kapsamında kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi, yasallık ve öngörülebilirlik sorunu, örgüt üyeliği suçunda fiil ve kast unsurları, terör suçlarının belirliliği, Gülen Hareketi’nin terör örgütü olarak nitelendirilme süreci ve BM Özel Raportörü Prof. Ben Saul’un üçüncü taraf görüşleri çerçevesinde ayrıca incelemiştim. Söz konusu önceki analizime ulaşmak için aşağıdaki yazıma tıklayınız:
Yasak / Türkiye davasında AİHM İkinci Dairesinin 27 Ağustos 2024 tarihli kararına ilişkin ilk değerlendirmemde; Daire kararının Yalçınkaya kararıyla ilişkisini, başvurucunun AİHM önündeki sunumunu, AİHS m. 7 kapsamında kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi ile mens rea unsurunu, başvurucuya isnat edilen eylemlerin işlendiği dönemdeki hukuki niteliğini ve ByLock dışındaki delillerin ceza sorumluluğu bakımından değerlendirilmesini ayrıca ele almıştım. Söz konusu önceki değerlendirmeme ulaşmak için aşağıdaki yazıma tıklayınız:
Yasak / Türkiye davasında AİHM İkinci Dairesinin 27 Ağustos 2024 tarihli kararına ilişkin hazırladığım özet çalışmada; kararın konusunu, başvurucu hakkındaki suçlamaları, yerel yargılama sürecini, AİHS m. 7 kapsamında kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi yönünden yapılan değerlendirmeyi, AİHS m. 3 kapsamındaki cezaevi koşulları şikâyetini ve Mahkeme’nin ihlal bulunmadığına ilişkin sonucunu ayrıca özetlemiştim. Söz konusu karar özetine ulaşmak için aşağıdaki yazıma tıklayınız:
