AİHM ihlal kararı

AİHM İhlal Kararı Sonrası Yeniden Yargılama Süreci ve Beraat Durumunda Tazminat Hakkı

AIHM ihlal karari min

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kesinleşmiş bir ihlal kararı, Türk ceza hukukunda yargılamanın yenilenmesi için doğrudan bir hukuki sebep oluşturur. Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) m. 311/1(f) uyarınca, AİHM’nin bir ceza hükmüne ilişkin ihlal tespit etmesi durumunda hükümlü lehine yeniden yargılama yolu açılmaktadır.

AİHM İhlal Kararı Sonrası Yeniden Yargılama Süreci ve Yasal Dayanak

Bu hüküm gereğince, hakkında AİHM ihlal kararı verilen mahkûm, kararı veren mahkemeye başvurarak yargılamanın yenilenmesini talep edebilir. Yeniden yargılama talebinin incelenebilmesi için AİHM kararının kesinleşmiş olması ön şarttır. Kanun, başvurucunun AİHM kararının kesinleştiği tarihten itibaren bir yıl içinde ilgili mahkemeye müracaatını öngörmektedir.

Başlangıçta mevzuatta, yalnızca tazminatla giderilemeyecek nitelikteki hak ihlalleri için yeniden yargılama imkânı tanıyan bir şart bulunsa da bu koşul daha sonra kaldırılmış ve ihlalin niteliğine bakılmaksızın her türlü AİHM ihlali yenileme sebebi kabul edilmiştir. Bu değişiklik, ihlalin sonuçlarını tamamen ortadan kaldırmak için tazminatın tek başına yeterli olmadığı hâllerde “eski hâle getirme” (restitutio in integrum) ilkesine uygun olarak yorumlanmaktadır.

Yargılamanın yenilenmesi başvurusu, ihlal kararını veren mahkemeye sunulur ve mahkeme talebi kabul ettiğinde yeniden yargılama sürecini başlatır. CMK m. 312 kapsamında, yapılan başvuru kural olarak önceki hükmün infazını kendiliğinden durdurmasa da, ihlal kararının içeriğine göre mahkeme infazın geri bırakılmasına veya durdurulmasına karar verebilmektedir. Bu sayede, yeniden yargılama sonuçlanana dek başvurucunun hak kaybının derinleşmesi önlenebilir.

Mahkeme, yeni yargılamada AİHM kararında belirlenen ihlalin etkilerini gidermek amacıyla dosyayı tüm yönleriyle yeniden ele alır, eksiklikleri giderir ve gerektiğinde delilleri yeniden değerlendirerek yeni bir hüküm tesis eder. Türk yargısının bu süreci uygulamada etkin kılabilmesi, Türkiye’nin AİHM kararlarına uyma yükümlülüğünün bir parçasıdır. Nitekim Anayasa Mahkemesi de benzer durumlarda yapılması gerekenin “yeniden yargılama işlemlerini başlatmak ve ihlal kararında belirtilen ilkelere uygun yeni bir karar vermek” olduğunu vurgulamıştır. Böylelikle mahkeme, mekanik bir tekrar yerine, AİHM’nin tespit ettiği hukuka aykırılıkları ortadan kaldıracak şekilde hareket etmelidir.

Mahkemenin Yeniden Yargılamadaki Rolü ve Değerlendirme Kriterleri

Yeniden yargılama yapmakla görevli mahkemenin temel rolü, AİHM (veya varsa Anayasa Mahkemesi) tarafından tespit edilen ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak bir yargısal değerlendirme yapmaktır. Bu süreç, ilk yargılamanın basit bir tekrarı olmayıp ihlal kararının işaret ettiği eksikliklerin giderilmesine odaklanan özel bir değerlendirme niteliği taşır. Mahkeme, ihlal kararında belirtilen hususları dikkate alarak gerektiğinde yargılamayı derinleştirir ve örneğin adil yargılanma hakkının veya “kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesinin ihlali gibi tespitleri bertaraf edecek şekilde yeni bir hüküm kurar. Bu bağlamda mahkeme, hem maddi vakıaları hem de hukuki değerlendirmeleri yeniden gözden geçirerek AİHM’nin ortaya koyduğu ihlalin etkilerini giderici yönde karar vermelidir.

Değerlendirme kriterleri açısından mahkeme, AİHM kararının gerekçesinde vurgulanan hak ihlallerini gidermeye yönelik ilkelere sadık kalır. Anayasa Mahkemesi’nin içtihadında da belirtildiği üzere, görev “ihlale yol açan nedenleri ortadan kaldıran ve ihlal kararındaki ilkelere uygun yeni bir karar vermek” şeklinde tanımlanmıştır. Bu ilke, AİHM kararlarının infazında da aynen geçerlidir. Dolayısıyla, ihlalin türüne göre mahkeme bazen yeni delil toplayarak bazen de hukuki değerlendirmeyi değiştirerek sorunu çözmelidir. Örneğin, AİHM’nin gerekçeli karar hakkının ihlaline ilişkin tespiti varsa mahkeme yeni kararında ayrıntılı ve tatminkâr bir gerekçe oluşturmalı; eğer ihlal adil yargılanma hakkına dair başka bir usuli eksiklikten kaynaklanıyorsa bu eksikliği telafi edecek işlemleri yapmalıdır.

Yargıtay kararları da, yeniden yargılama neticesinde çoğu durumda önceki mahkûmiyet hükmünün iptali ve başvurucu hakkında beraat kararı verilmesiyle sonucun düzeltildiğini göstermektedir. Nitekim AİHM kararının ortaya koyduğu ihlal, hükmün temelini sarstığı takdirde, yenilenen yargılamada önceki hüküm ortadan kaldırılarak sanığın beraatine karar verilmesi beklenen bir neticedir. Böylece mahkeme, AİHM kararına uygun şekilde maddi gerçeği ve hukuku yeniden değerlendirip, adil bir sonucu temin etmekle yükümlüdür.

Beraat Kararı Halinde Tazminat Hakkı ve CMK m. 141/1-e’nin Yorumu

Yargılamanın yenilenmesi sonucunda başvurucunun beraat etmesi veya hakkında ceza verilmesine yer olmadığına dair karar çıkması halinde, önceki mahkûmiyetin tüm hukuki sonuçları ortadan kalkar. Bu durum, ilk hüküm gereği çekilen ceza ve uygulanan koruma tedbirlerinin haksız bir hale geldiği anlamına gelir. Diğer bir deyişle, kişi geçmişte uğradığı maddi ve manevi zararlara ilişkin olarak devletten tazminat isteme hakkına sahip olur. Türk hukukunda bu tazminat hakkının yasal dayanağı, CMK m. 323/3 hükmüdür. Anılan madde açıkça, yargılamanın yenilenmesi sonucunda beraat kararı verilmesi durumunda, önceki mahkûmiyetin kısmen veya tamamen infaz edilmiş olması nedeniyle uğranılan zararların CMK m. 141–144 hükümlerine göre tazmin edileceğini belirtmektedir. Bu düzenleme, yeniden yargılama yoluyla aklanan kişiyi doğrudan CMK’nın koruma tedbirleri nedeniyle tazminat başlıklı bölümüne yönlendirmektedir.

CMK m. 141/1(e) bendi, bu kapsamda temel hükmü oluşturur. İlgili bentte, “Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen kişiler maddî ve manevî her türlü zararlarını Devletten isteyebilirler” denilmektedir. Görüldüğü üzere, yeniden yargılama sonunda beraat eden kişi, haksız tutuklama veya mahkûmiyet nedeniyle maruz kaldığı tüm zararlar için devletten tazminat talep edebilme imkanına kavuşmaktadır. Bu hak, önceki mahkumiyet sürecinde çekilen hapis cezası, ödenen adli para cezası veya uygulanan diğer tedbirlerin haksızlığını gidermeye yöneliktir.

Belirtmek gerekir ki, tazminat isteme hakkı ancak beraat kararının kesinleşmesiyle doğmaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu da, bu hallerde tazminat talep edebilme hakkının kararın kesinleşmesiyle birlikte başlayacağını açıkça ifade etmiştir. Dolayısıyla, beraat eden kişi, hükmün kesinleşmesini takiben maddi ve manevi zararları için devlete başvurma ehliyetini kazanır.

Tazminat Davası Usulü ve Mahkemelerin Yaklaşımı

Beraat kararının kesinleşmesinden sonra tazminat hakkının kullanılabilmesi için izlenecek usul, CMK m. 142’de belirtilen süre ve mercilere uygun biçimde işlem yapmayı gerektirir. Kanuna göre, tazminat talebi, beraat kararının ilgiliye tebliğinden itibaren üç ay içinde ve her hâlde kararın kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat komisyonuna sunulmalıdır. Bu süreler hak düşürücü nitelikte olup, başvurucunun bu zaman dilimlerini kaçırmaması büyük önem taşır.

Tazminat talebini ele alan komisyon, başvurucunun uğradığı maddi ve manevi zararları ayrı ayrı değerlendirmektedir. Komisyonun yaklaşımı, mümkün olduğunca tam bir zarar tazmini sağlamak yönündedir. Maddi tazminat kapsamında, haksız mahkûmiyet nedeniyle kişinin yoksun kaldığı gelirler, iş kayıpları, ödenmek zorunda kalınan adli para cezaları gibi somut zarar kalemleri dikkate alınır. Yargıtay, davacının kaybettiği kazancı tam olarak belgeleyemediği durumlarda asgari ücreti esas alarak bir hesaplama yapılmasını yerinde bulmaktadır. Öte yandan, ilk hüküm gereği ödenmiş bir adli para cezası varsa, bunun iade edilip edilmediği araştırılmalı; iade edilmemiş ise uğranılan maddi zarar kapsamında devlet tarafından tazmini yoluna gidilmelidir.

Manevi tazminat taleplerinin değerlendirilmesinde ise daha titiz ve dikkatli bir tutum benimsenmelidir. Bu noktada özellikle başvurucunun AİHM’den aynı ihlal nedeniyle daha önce bir manevi tazminat alıp almadığı kritik önem arz etmektedir. Zira aynı ihlal için mükerrer (çifte) tazminata hükmedilmesinin önüne geçilmelidir. Komisyon, AİHM’nin verdiği manevi tatmin tutarını göz önünde bulundurarak, gerektiğinde bu tutarı iç hukuktaki tazminattan mahsup etmekte veya talebi tamamen reddetmektedir. Bu konu, mükerrerlik sorunu bağlamında aşağıda ayrıca ele alınacaktır.

Bunun dışında, Komisyon manevi zarar değerlendirmesinde ihlalin ağırlığı, başvurucunun maruz kaldığı psikolojik sıkıntılar ve diğer kişisel koşulları da dikkate alarak hakkaniyete uygun bir tazminat miktarı belirlemeye çalışır. Sonuç olarak, tazminat davalarında yargısal yaklaşım, bir yandan hak ihlalinin başvurucu üzerindeki bütün olumsuz etkilerini telafi etmek, diğer yandan ise olası çift tazminat durumlarını engellemek şeklinde özetlenebilir.

AİHM Tazminatlarının Etkisi ve Mükerrerlik Sorunu

AİHM’nin ihlal kararı neticesinde başvurucu lehine hükmettiği tazminatlar, ulusal tazminat davasında göz önünde bulundurulması gereken önemli bir faktördür. Mükerrerlik sorunu, aynı ihlal nedeniyle hem AİHM hem de iç hukuk tarafından çifte tazminata hükmedilmesi riskini ifade etmektedir. Türk yargı içtihatları, bu riski önlemek amacıyla belirli kriterler geliştirmiştir.

Eğer AİHM, başvurucunun maruz kaldığı ihlal için manevi tazminata hükmetmişse, ulusal mahkeme kural olarak başvurucunun aynı ihlal nedeniyle tekrar manevi tazminat talep edemeyeceğini kabul etmektedir. Örneğin, Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin bir kararında, başvurucunun AİHM’ye yaptığı müracaat sonucunda 7.500 Avro manevi tazminat kazandığı anlaşıldığından, aynı ihlal için iç hukukta yeniden manevi tazminat isteme hakkı bulunmadığı belirtilmiş ve talep bu gerekçeyle reddedilmiştir. Bu yaklaşım, AİHM tarafından ödenen tutarın doğrudan doğruya iç hukuktaki talebe mahsup edilmesi veya halihazırda karşılanmış bir zarar kalemi için yeniden tazminata hükmedilmemesi şeklinde tezahür etmektedir.

Bununla birlikte, mükerrer tazminat yasağı mutlak bir kural değildir. AİHM’nin kararı ile ulusal davadaki tazminat talebinin farklı ihlal gerekçelerine dayanması hâlinde, iç hukuk mahkemesi talebi esastan incelemek zorundadır. Başka bir deyişle, AİHM’nin hükmettiği tazminat, başvurucunun belirli bir hak ihlaline ilişkin uğradığı manevi zararı karşılamış olsa bile, eğer başvurucunun ulusal mahkemeden talep ettiği tazminat başka bir hak ihlali (örneğin toplantı gösteri özgürlüğü yerine haksız tutukluluk) nedeniyle ileri sürülüyorsa, bu iki talep konu bakımından örtüşmemektedir.

Nitekim Yargıtay’ın 2024 tarihli bir kararında bu husus açıkça vurgulanmıştır: AİHM kararında davacının haksız tutuklu kaldığı süreye ilişkin herhangi bir manevi tazminata hükmedilmemişse, başvurucunun tutuklu kaldığı süreye dair manevi tazminat isteminin ulusal mahkemede değerlendirilmesi gerektiği, sadece AİHM’den bir miktar tazminat alındı diye bu talebin reddedilmesinin hukuka aykırı olacağı belirtilmiştir. Bu karar, AİHM tazminatlarının etkisinin doğru sınırlarda tutulması gerektiğini göstermektedir. Sonuç olarak, yerel mahkeme AİHM’den gelen tazminat kararını dikkatle irdeleyerek, aynı ihlal için çift ödeme yapılmamasını sağlamalı; fakat farklı ihlal konularında başvurucunun tazminat haklarını da göz ardı etmemelidir.

AİHM önündeki gelişmelerden haberdar olmak için Whatsapp kanalımı takip edebilir, diğer yazılarıma ulaşmak için ise buraya tıklayabilirsiniz.

Whatsapp
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önündeki davalarda yaşanan gelişmelere,
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına,
  • AİHM‘in Türk Hükümeti’ni savunmaya davet ettiği davalara,
  • AİHM’nin önemli bildirilerine
  • Yazımlarıma, sıcağı sıcağına ulaşmak için WhatsApp kanalımı takip edebilirsiniz.

Similar Posts