AIHM Demirhan Karari min

AİHM’in Demirhan Kararı (22 Temmuz 2025 tarihli Demirhan ve Diğerleri V. Türkiye) Üzerine İnceleme

Yazıya pdf formatında ulaşmak için buraya; Demirhan ve Diğerleri / Türkiye kararına ulaşmak için buraya, kararın 03/11/2025 tarihinde kesinlesine ilişkin gelişmeye doğrudan ulaşmak için buraya, kararın kesinleşmesine istinaden hükümlüler için hazırladığım yeniden yargılanma talep dilekçesine ulaşmak için buraya, Demirhan kararı uyarınca sıkça sorulan sorular ile cevaplarına ulaşmak için ise buraya tıklayınız.

AİHM önündeki ByLock kullanımı iddiasına dayanan mahkumiyetlere ilişkin tüm davalara ulaşmak için buraya, bu davalar kapsamında sıkça sorulan sorulara ve cevaplarına ulaşmak için ise buraya tıklayınız.

Çalışmanın Amacı

Demirhan kararı

Bu çalışmanın amacı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 22 Temmuz 2025 tarihinde verdiği Demirhan ve Diğerleri v. Türkiye kararını (Demirhan kararı) hukuki açıdan derinlemesine analiz etmek ve bu kararın Türkiye’deki yargı uygulaması üzerinde yaratabileceği etkileri değerlendirmektir.

Ayrıca, söz konusu kararın daha önce verilen Yüksel Yalçınkaya v. Türkiye kararı ile bağlantısını kurarak, mahkemenin oluşturduğu yeni içtihadın kapsamını ve önemini ortaya koymayı hedeflemektedir. Çalışma, yeniden yargılama ve tazminat konuları dahil olmak üzere kararın hem bireysel başvurucular açısından hem de Türkiye hukuk sistemi açısından taşıdığı potansiyel sonuçları incelemekte ve Türk yargı mercilerine yönelik sistematik çözüm önerileri sunmaktadır.

Davanın Kapsamı

Davanın Konusu

Demirhan ve Diğerleri / Türkiye davası (AİHM, Demirhan ve Diğerleri / Türkiye, Başvuru No: 1595/20 ve diğerleri, 22 Temmuz 2025), 15 Temmuz 2016’daki darbe teşebbüsü sonrasında “Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY)” üyeliğinden mahkûm edilen kişilerin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yaptıkları başvuruları konu almaktadır. Başvurucuların tamamı, Türk mahkemelerince silahlı terör örgütü üyeliğinden (TCK md. 314/2) mahkûm edilmiş 239 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Her birinin mahkûmiyet gerekçesi, esasen ByLock isimli şifreli mesajlaşma uygulamasını kullandıklarının tespit edilmesine dayanmaktadır.

ByLock, Türk makamlarınca FETÖ/PDY’nin gizli haberleşme aracı olarak tanımlanmış ve başvurucuların yalnızca bu uygulamayı kullanmış olmaları, örgüt üyeliğinin tüm unsurlarını karşıladığına dair bir çıkarım olarak kabul edilmiştir. Nitekim darbe teşebbüsünden sonraki soruşturmalarda, ByLock kullandığı iddia edilen on binlerce kişi sırf bu nedenle terör örgütü üyesi olmakla suçlanmış ve mahkûm edilmiştir.

Başvurucuların bir kısmı yönünden ek olarak Bank Asya’ya para yatırma, belirli sendika veya derneklere üyelik, ilgili yayınları bulundurma, sohbet/toplantılara katılma, Gülen hareketine müzahir kurumlarda çalışma ya da sosyal medyada bu yapıyı öven paylaşımlar yapma gibi olgular da mahkeme kararlarında suç delili olarak değerlendirilmiştir. Ancak pek çok davada mahkemeler, ByLock içerikleri veya yazışmalarının çözümü tam olarak gelmeden dahi, yalnızca bu uygulamayı kullanmış olmayı mahkûmiyet için yeterli görmüştür. Bu yönüyle Demirhan ve diğerleri kararı, darbe girişimi sonrası örgüt üyeliği yargılamalarındaki delil değerlendirmesi sorunlarını ele alan toplu bir başvuru niteliğindedir.

Başvurucuların şikâyetleri

Başvurucuların şikâyetleri esas olarak iki noktada toplanmıştır: İlk olarak, AİHS m.7 (kanunsuz ceza olmaz ilkesi) kapsamında, isnat edilen fiillerin (örneğin bir mesajlaşma uygulamasını kullanmak, yasal olarak faaliyet gösteren bir bankada hesap sahibi olmak gibi) işlendiği zaman suç teşkil etmediğini, fakat genişletici ve öngörülemez bir yorumla mahkûmiyetlerine gerekçe yapıldığını ileri sürmüşlerdir. Başka bir deyişle, örgüt üyeliği suçunun kanuni unsurlarının öngörülemeyecek derecede geniş yorumlandığını iddia etmişlerdir.

İkinci olarak, AİHS m.6/1 (adil yargılanma hakkı) bağlamında, ceza yargılamalarında ByLock’a ilişkin dijital verilerin toplanması ve kabulü süreçlerinde usulsüzlükler olduğunu, bu kritik delili etkili şekilde tartışma imkânından mahrum kaldıklarını ve mahkûmiyet kararlarının yeterli gerekçeden yoksun olduğunu belirtmişlerdir. Özellikle ByLock verilerinin istihbarat birimlerince sağlanıp mahkemeye sunulduğunu, savunma tarafının bu verilerin doğruluğunu veya bağlamını sınama imkanının kısıtlı kaldığını, mahkemelerin de “kalıp yargılarla” hareket edip her başvurucu bakımından bireysel değerlendirme yapmadığını vurgulamışlardır.

Başvuruların Hükûmete tebliği ve Hükûmetin gözlemleri

Başvuruların Hükûmete tebliği ve yargılama süreci de önem arz etmektedir. AİHM, Eylül 2023’te sonuçlanan Yüksel Yalçınkaya / Türkiye Büyük Daire kararının (Yüksel Yalçınkaya / Türkiye [BD], B. No: 15669/20, 26 Eylül 2023) ardından benzer nitelikte binlerce başvuruyu toplu olarak ele almaya başlamıştır (Yüksel Yalçınkaya kararı ile ilgili yazılarıma ulaşmak için buraya tıklayınız). Nitekim Yalçınkaya kararı sonrasında 5.000 kadar benzer başvuru Türk Hükûmeti’ne bildirilmiş, Demirhan ve diğer 238 başvurucuya ait dosyalar da bu kapsamda 18 aralık 2023 tarihinde Hükûmete tebliğ edilmiştir (Detaylı bilgi için tıklayınız). Mahkeme, Yalçınkaya kararında ortaya koyduğu ilkelerin uygulanacağı sinyalini vererek, bu toplu başvurular için Hükûmete sınırlı bir savunma imkânı tanımıştır.

Hükûmet, Abdullah Aydın (Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Daire Başkanı) temsilciliğinde yaptığı savunmada, her ne kadar bu başvurular Yalçınkaya ile benzer hususlar içeriyor olsa da “her bir davanın kendine özgü koşulları olduğu” tezini işlemiştir. Özellikle, “mahkûmiyetlerin sadece ByLock kullanımına dayanmadığı, her başvurucunun dosyasında bu kullanımdan başka deliller de bulunduğu, yerel mahkemelerin doğrudan delillerle temas ederek her sanığı bireysel dosya bazında dikkatli bir değerlendirmeyle mahkûm ettiği” savunulmuştur.

Hükûmet, AİHM’den Yalçınkaya içtihadını mekanik biçimde bu davalara teşmil etmemesini, yüzeysel ve şablon bir inceleme yapmaktan kaçınarak her başvuruyu ayrı değerlendirip yerel mahkeme tespitlerini dikkate almasını talep etmiştir. Ayrıca ByLock verilerine ilişkin olarak, Yalçınkaya davasından farklı olarak bu başvurucuların dosyalarında ayrıntılı ByLock tespit raporları ve hatta bazı çözümlenmiş mesaj içerikleri bulunduğunu, bu nedenle “ByLock içeriği var, her dosya farklı” diyerek davaların ayrıştırılabileceğini ileri sürmüştür. Bununla bağlantılı şekilde, Hükûmet önceki davada olduğu gibi burada da ByLock kullanımının örgütsel bağlantıyı gösterebileceğini, “yalnızca FETÖ üyelerinin kullandığı bir uygulamayı bilerek kullanmanın, kişinin örgütün iradesine tamamen tabi olduğunu ve dolayısıyla silahlı terör örgütü üyesi sayılması gerektiğini” iddia ederek AİHM’in önceki değerlendirmesine katılmadığını belirtmiştir.

Son olarak Hükûmet, darbe teşebbüsü akabinde ilan edilen OHAL dönemi kapsamında AİHS’in 15. maddesi uyarınca yaptığı derogasyonu hatırlatarak, bu olağanüstü dönemde alınan tedbirlerin göz önünde bulundurulması gerektiğini savunmuştur. Ancak burada vurgulamak gerekir ki, AİHS 15/2 gereği kanunsuz ceza olmaz ilkesi (md.7) bakımından derogasyon mümkün değildir; dolayısıyla Hükûmetin OHAL savunması madde 7 yönünden AİHM nezdinde hukuki bir etki doğurmamıştır.

Mahkeme’nin Tespiti

Mahkeme, 22 Temmuz 2025 tarihli Demirhan ve Diğerleri kararında (Demirhan kararı) 6’ya karşı 1 oy çokluğuyla Türkiye’nin AİHS m.7’yi (kanunsuz ceza olmaz) ve m.6/1’i (adil yargılanma hakkı) ihlal ettiğine hükmetmiştir. Karar, 239 başvurucunun tamamı yönünden ihlal tespiti yapmış ve sorunun münferit değil sistematik olduğunun altını çizmiştir. Mahkeme, Hükûmetin “ByLock içerikleri var, dosyalar farklı” savunmasını ikna edici bulmayarak reddetmiş; tüm başvurucular bakımından ortak problemin, yerel mahkemelerin ByLock kullanımına otomatik ve kategorik biçimde hukuki sonuç bağlaması olduğunu vurgulamıştır. İçerikleri farklılık gösterse de somut olayların hiçbirinde bu kategorik yaklaşımı değiştirecek nitelikte ayırt edici bir unsur bulunmadığı belirtilmiştir.

Sonuç olarak AİHM, ByLock uygulamasını kullanmış olma olgusuna dayanarak ve bunun dışında örgütsel bağlantıyı somut olarak ortaya koymadan mahkûmiyet kararı verilmesinin, başvurucuların keyfî kovuşturma, mahkûmiyet ve cezaya karşı etkili korunma hakkını zedelediğini ve savunma haklarını aşırı derecede kısıtlayarak adil yargılanma güvencesini ihlal ettiğini tespit etmiştir. Mahkeme, yargılamaların bu şekilde yürütülmesinin öngörülemez ve keyfî bir cezalandırma sonucunu doğurduğunu, iç hukuktaki “silahlı örgüt üyeliği” suç tanımının olağan dışı genişletilerek uygulandığını vurgulamıştır.

Kararda, anılan ihlallerin tekil bir olaydan değil, çok sayıda kişiyi etkileyen yapısal bir sorundan kaynaklandığı özellikle belirtilmiş ve bu sorunun çözümünün ulusal düzeyde gerçekleştirilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Yargılama sonucunda mahkeme, diğer bazı şikâyetleri (muhtemelen AİHS m.8, m.11 gibi ileri sürülen ihlalleri) ayrıca incelemeye gerek duymadan, m.7 ve m.6 ihlallerinin tespit edilmesinin başvurucuların durumunu değerlendirmeye yeterli olduğu kanaatine varmıştır.

Kararın Kesinleşmesi

Karar

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 22 Temmuz 2025 tarihinde verdiği Demirhan ve Diğerleri v. Türkiye kararında, 239 başvurucu hakkında Sözleşme’nin 6. ve 7. maddelerinin ihlal edildiğine hükmetmişti. Karar, terör örgütüne üyelik suçlamasıyla mahkûm edilen başvuruculara ilişkin ilk toplu sistematik ihlal kararı olması bakımından son derece kritik bir içtihattır. Kararın merkezinde, ByLock kullanımı gibi dijital verilerin suçun temel dayanağı olmasının, “kanunsuz ceza olmaz” (m. 7) ve “adil yargılanma” (m. 6) ilkeleriyle bağdaşmadığı tespiti yer almaktadır.

Türkiye Hükümeti ile bazı başvurucular, 15 Ekim 2025 itibarıyla bu kararı Büyük Daire’ye taşımak için sevk talebinde bulunmuştu. Ancak AİHM’in 3 Kasım 2025 tarihinde gerçekleştirdiği Büyük Daire Panel toplantısında, bu talepler oybirliğiyle reddedilmiş ve böylelikle Demirhan kararı kesinleşmiştir (Karara ulaşmak için buraya tıklayınız).

Hukuki Önem ve Uygulama Yükümlülüğü

Demirhan kararı, AİHS’nin 46. maddesi uyarınca Türkiye için bağlayıcıdır. Mahkeme’nin kararında tespit edilen ihlalleri ortadan kaldırmak ve mağdurları tatmin edici şekilde telafi etmek, hem bireysel hem de yapısal düzeyde Türkiye’nin yükümlülüğüdür. Bu bağlamda, ceza yargılamalarının yeniden gözden geçirilmesi, ihlallerin doğrudan sonucu olan mahkûmiyetlerin ortadan kaldırılması ve mağdurlara tazminat ödenmesi beklenmektedir.

Yeniden Yargılama Hakkı ve Hak Düşürücü Süre

AİHM kararları doğrultusunda, ilgili başvurucular Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 311/1-f maddesi uyarınca yeniden yargılama talebinde bulunabilecektir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nokta vardır: CMK 311’e göre bu başvuru süresi karardan itibaren yalnızca 1 yıldır ve bu süre hak düşürücüdür. Yani süresinde başvurmayanlar, AİHM kararına dayanarak yeniden yargılama talep edemezler.

Dolayısıyla, Demirhan kararına konu olan 239 başvurucu ile aynı hukuki konumda bulunan kişilerin ve avukatlarının bu kararı dikkatle değerlendirmesi ve en geç 3 Kasım 2026 tarihine kadar ilgili mahkemelere başvuruda bulunmaları gerekmektedir. CMK’nın ilgili hükmü aşağıdaki gibidir:

Yargılamanın Yenilenmesi

Hükümlü lehine yargılamanın yenilenmesi nedenleri

Madde 311 – (1) Kesinleşen bir hükümle sonuçlanmış bir dava, aşağıda yazılı hâllerde hükümlü lehine olarak yargılamanın yenilenmesi yoluyla tekrar görülür:

f) Ceza hükmünün, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlâli suretiyle verildiğinin ve hükmün bu aykırılığa dayandığının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olması veya ceza hükmü aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvuru hakkında dostane çözüm ya da tek taraflı deklarasyon sonucunda düşme kararı verilmesi. Bu hâlde yargılamanın yenilenmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının kesinleştiği tarihten itibaren bir yıl içinde istenebilir.

Demirhan kararının kesinleşmesiyle birlikte, Türkiye’de binlerce benzer dosyada yeni bir hukukî dönem başlamıştır. Bu karar, yalnızca başvurucular için değil, hukukun üstünlüğü ve adil yargılanma ilkesi açısından da ciddi bir dönüm noktasıdır.

Kararın Yüksel Yalçınkaya Kararı İle Bağlantısı

Demirhan ve Diğerleri kararı (Demirhan kararı), Eylül 2023 tarihli Yüksel Yalçınkaya / Türkiye Büyük Daire kararının devamı niteliğinde olup onun ortaya koyduğu ilkeleri pekiştirmektedir. Yalçınkaya davası, darbe sonrası görülen bu tür davalar için AİHM’in öncü karar (leading case) yaklaşımını yansıtmaktadır.. O davada başvurucu (bir öğretmen), ByLock uygulamasını kullanması, bir sendikaya üye olması ve Bank Asya’da hesabının bulunması gibi gerekçelerle FETÖ üyeliğinden mahkûm edilmişti. AİHM Büyük Dairesi, Eylül 2023’teki Yalçınkaya kararında, başvurucunun yalnızca bu tür faaliyetleri nedeniyle terör örgütü üyeliğinden mahkûm edilmesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin üç temel korumasını ihlal ettiğine hükmetti: adil yargılanma hakkı (AİHS m.6), örgütlenme özgürlüğü (m.11) ve kanunilik ilkesi (m.7).

Mahkeme, Yalçınkaya kararında ByLock kullanımı gibi bir olgunun, içeriğine ve bağlamına bakılmaksızın tek başına örgüt üyeliğine delalet sayılmasının hukuki öngörülebilirlikten yoksun olduğunu ve adil yargılanma güvencelerini zedelediğini açıkça ortaya koymuştur. Özellikle, “bir kişinin salt ByLock kullanmış olmasının, o kişinin terör örgütü üyesi olduğunu ve suçun manevi unsurunun varlığını ispatladığı” yolundaki içtihadın kabul edilemez olduğu belirtilmiştir. Keza Yalçınkaya kararında, sendika üyeliği gibi aslında meşru bir örgütlenme faaliyetinin suç delili yapılmasının örgütlenme özgürlüğünü ihlal ettiği, Bank Asya’daki para hareketlerinin görünüşte yasal eylemler olduğu vurgulanmıştır.

İşte Demirhan ve Diğerleri kararı, Yalçınkaya kararında belirlenen bu ölçütlerin geniş bir başvurucu grubu bakımından uygulanmasını sağlamış ve böylece söz konusu ilkeleri güçlendirmiştir. AİHM, Demirhan kararında Yalçınkaya içtihadından sapmayı gerektirecek herhangi bir gerekçe görmediğini özellikle ifade etmiştir. Mahkeme, Hükûmetin her bir başvurucunun durumunun farklı olduğu yönündeki iddiasını değerlendirerek, bazı dosyalarda ByLock dışında ek deliller bulunsa bile esasa etki eden ortak noktanın tüm davalarda ByLock kullanımının belirleyici ve tek başına yeterli delil sayılması olduğunu belirtmiştir. Bu bakımdan, Yalçınkaya kararındaki bulguların toplu başvurular için de aynen geçerli olduğu sonucuna varmıştır.

Kararda “Yalçınkaya’dan farklı değerlendirmeyi gerektirecek bireysel farklılıklar bulunmamaktadır” şeklinde yapılan ifade, Demirhan dosyalarının Yalçınkaya içtihadının doğrudan doğruya bir uzantısı olduğunu göstermektedir. Nitekim AİHM, Demirhan kararında Yalçınkaya’da tespit edilen ihlallerin münferit değil sistemik olduğu ve çok sayıda kişiyi etkilediği yönündeki tahlili tekrar ederek, sorunun yapısal niteliğine vurgu yapmıştır.

Bu devam niteliği sayesinde, Yalçınkaya kararı tekil bir istisna olmaktan çıkmış, binlerce benzer davayı ilgilendiren genel bir içtihat haline gelmiştir. Demirhan kararı, Yalçınkaya’daki ilkeleri yeniden onaylamakla kalmamış, Türk yargısının bu tür davalardaki yaklaşımının Sözleşme standartlarına aykırı olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

Özellikle kanunilik ilkesi (nullum crimen, nulla poena sine lege) bağlamındaöngörülebilirlik gereği ile adaletli yargılama kapsamında somut delil değerlendirmesi yapma zorunluluğu Demirhan kararıyla iyice pekişmiştir. Bu karar, Yalçınkaya’nın ortaya çıkardığı sistemsel sorunun bireysel değil genel olduğunu net biçimde göstererek AİHM’in bu konudaki tavrını güçlendirmektedir. Dolayısıyla Demirhan ve Diğerleri, Yalçınkaya kararının ışığında bir emsal niteliği taşıyan devam kararı olarak değerlendirilmelidir; Türk mahkemelerinin ByLock benzeri delillere ilişkin kategorik yaklaşımının kabul edilemez olduğunu yineler ve iç hukuka bu konuda yol gösterici ilkeleri yinelemektedir.

Yeniden Yargılama ve Kararın Kesinleşme Süreci

Demirhan ve Diğerleri kararı, hâlihazırda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) İkinci Bölümü tarafından verilen ve henüz kesinleşmemiş bir daire kararıdır. AİHM İçtüzüğü’nün 73. maddesi uyarınca, kararın tebliğinden itibaren üç ay içinde taraflar (başvurucular veya Hükûmet) Büyük Daire’ye sevk talebinde bulunma hakkına sahiptir. Bu süre zarfında yapılacak başvuru üzerine, beş yargıçtan oluşan Büyük Daire Paneli, dosyanın Sözleşme’nin yorumlanması veya uygulanması açısından “önemli bir mesele” ya da “genel nitelikte ciddi bir sorun” içerip içermediğine karar verir.

Panel talebi reddederse karar, ret tarihinden itibaren kesinleşir. Buna karşılık, sevk talebinin kabul edilmesi hâlinde dosya Büyük Daire’ye intikal eder ve dava esastan incelenerek nihai karar verilir. Bu durumda, Demirhan ve Diğerleri kararının kesinleşmesi, ancak Büyük Daire’nin vereceği nihai karar ile mümkün olacak; bu sürecin tamamlanması ise AİHM uygulamaları ışığında yaklaşık iki yılı bulabilecektir.

Dolayısıyla, taraflarca Büyük Daire’ye başvurulmaması hâlinde kararın Ekim 2025 civarında, başvurulup da Panel tarafından reddedilmesi durumunda ise muhtemelen Aralık 2025 sonunda kesinleşmesi beklenmektedir. Buna karşılık, sevk talebinin kabul edilmesi hâlinde kesinleşme süresi, Büyük Daire yargılamasının tamamlanmasına kadar uzayacaktır.

Kesinleşen karar, yerine getirilmek üzere Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin denetimine girer ve Türkiye’den hem bireysel hem de genel önlemlerin alınması beklenir.

Karar kesinleştiğinde, başvurucular yeniden yargılama talebinde bulunabilecektir. Nitekim Türk Ceza Muhakemesi Kanunu m.311/1-f, AİHM’in kesinleşmiş ihlal kararlarını yargılamanın yenilenmesi sebebi olarak açıkça düzenlemektedir. AİHM de Demirhan kararında bu yolu işaret etmiş; kararın iç hukukta yargılamaların yenilenmesi suretiyle icra edilmesinin en uygun giderim olacağını vurgulamıştır. Şunu özellikle vurgulamak isterim ki,  başvurucular hakkında AİHS’e aykırı şekilde verilen mahkûmiyet hükümleri, yeniden yargılama yapılarak ortadan kaldırılmadığı müddetçe AİHS m.7 ihlalinin sonuçları giderilmiş sayılmayacaktır. Bu nedenle, yeniden yargılamayı kabul eden mahkemelerin beraat dışında bir çözüm ile ihlali telafi edemeyeceği açıktır.

Yeniden yargılama sürecine ilişkin Türk hukuku deneyimleri de bu noktayı teyit etmektedir. Örneğin, öncü olan Yüksel Yalçınkaya kararı kesinleştikten sonra başvurucunun yeniden yargılanma talebi Kayseri Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edilmiş ve yargılama yeniden açılmıştır. Bu yeniden yargılama sürecinin de beraat ile sonuçlanacağına dair güçlü bir beklenti mevcuttur. Aynı şekilde Demirhan ve diğer başvurucular da yeniden yargılamada AİHM kararının gereklerini yerine getirecek şekilde değerlendirilmelidir. Bu, pratikte büyük ihtimalle beraat kararları verilmesi anlamına gelecektir. Zira AİHM, ihlalin giderimi için en uygun yolun yargılamanın yenilenmesi olduğunu belirtirken, m.7 bağlamındaki kanunsuz suçlama sorununu ortadan kaldırmak için mahkûmiyet hükümlerinin hükümsüz kılınması gerektiğini ima etmektedir.

Yeniden yargılamalar sonucunda beraat edenler, gerek gözaltı/tutuklulukta geçirdikleri süreler gerek diğer kayıpları için Devlet aleyhine tazminat davaları açma hakkına da sahip olacaklardır. Bu husus, AİHM’in başvuruculara manevi tazminat öngörmemiş olmasını bir nebze dengeleyici bir iç hukuk yolu olarak da görülebilir.

Özetle, Demirhan ve Diğerleri kararı kesinleştikten sonra başvurucuların CMK 311/1-f gereğince yeniden yargılanma talep etmeleri mümkündür ve ihlalin tam olarak giderilmesi için de bu yolun tüketilmesi gerekecektir. AİHM kararları, Türk hukukunda tekrar yargılama sebebi sayıldığı için, uyumlu bir şekilde uygulandığında başvurucuların mahkûmiyetlerinin kaldırılması ve haklarının iadesi söz konusu olacaktır.

Tazminat Verilmemesi ve Karşı Görüş

AİHM, Demirhan ve Diğerleri kararında başvuruculara herhangi bir tazminat ödenmesine hükmetmemiştir. Maddi veya manevi tazminata hükmedilmemesinin gerekçesi, Mahkeme tarafından ihlalin tespit edilmiş olmasının zaten başlı başına yeterli bir tatmin sağlayacağı ve en uygun giderimin iç hukukta yeniden yargılama yoluyla elde edilebileceği düşüncesidir. Mahkeme, ihlal kararının kendisinin manevi tazminat yerine geçtiğini ifade etmiş; ayrıca sistemdeki yapısal sorunun bir finansal telafi platformundan ziyade ulusal düzeyde çözülmesi gerektiğini vurgulayarak bu tür toplu davalarda tazminat yoluna gitmemeyi tercih etmiştir.

Özellikle Demirhan kararı gibi, binlerce mükerrer başvuruyu ilgilendiren durumlarda AİHM, prensip olarak ihlalin tespitini ön planda tutup, maddi bir tatmine hükmetmeyerek ulusal mekanizmaları (yeniden yargılama vb.) adres göstermektedir. Nitekim Mahkeme, sistemik meseleler barındıran ve tekrar eden davalarda kendi rolünün, sözleşmesel standartları belirlemek olduğunu, finansal tazmin dağıtan bir mahkeme konumuna gelmemesi gerektiğini ifade etmiştir. Bu doğrultuda Demirhan kararında da manevi tazminat talebini oy çokluğuyla reddetmiş, 239 başvurucu için ihlal tespitinin tek başına yeterli bir giderim olduğunu karara geçirmiştir.

Ayrıca Mahkeme, 5.000’i aşkın benzer başvurunun sırada olduğu bir durumda, her dosya için ayrı ayrı yargılama gideri ve vekalet ücreti ödenmesinin uygun olmadığını belirtmiş; başvurucuların büyük bölümünün Yalçınkaya kararı öncesinde başvurduğunu ve bu tür toplu dosyaların birleştirilip mükerrer iş yükü yaratmadan görüldüğünü kaydederek, avukatlık ücreti ve masraflar için de ödeme yapılmasına yer olmadığına hükmetmiştir. Bu yönüyle Demirhan kararı, öncü karar niteliğindeki Yalçınkaya davasının ardından gelen toplu davalarda AİHM’in maddi tatmin yoluna gitmeyeceğini gösteren bir örnek teşkil etmektedir.

Ne var ki, Mahkemenin tazminata hükmetmemesi kararı içinde farklı görüşler doğmuştur. Kararda tek karşı oy yazan hâkim Oddný Mjöll Arnardóttir (İzlanda yargıcı), kısmen katılma kısmen muhalefet şerhi düşerek özellikle tazminat ve masraflar konusundaki çoğunluk yaklaşımını eleştirmiştir. Yargıç Arnardóttir, ayrı görüşünde başvurucuların önemli bir kısmının davalarını Yalçınkaya kararından önce AİHM’ye taşıdıklarını, yıllardır yargılamanın adil olmadığı iddiasıyla hukuk mücadelesi verdiklerini ve bu süreçte zorunlu bazı masraflara katlandıklarını vurgulamıştır.

Büyük Daire’nin Yalçınkaya kararında başvurucuya yargılama masrafları için belirli bir tutar (örneğin avukatlık ücreti) ödenmesine karar verdiğine dikkat çeken Arnardóttir, Demirhan ve Diğerleri gibi toplu bir davada hiçbir başvurucuya tek kuruş ödenmemesinin önceki içtihatla tutarlı olmadığı ve başvurucular açısından hakkaniyete aykırı sonuç doğurduğunu belirtmiştir. Ona göre Mahkeme, en azından makul bir miktar avukatlık ücreti ve masraf ödenmesini düşünmeliydi; aksi takdirde haklarını zamanında ve usulünce arayan bireylere orantısız bir yük bindirilmiş olmaktadır.

Arnardóttir, bu nedenle ihlallerin varlığı hususunda çoğunluğa katılmakla birlikte, başvurucuların giderlerinin tamamen karşılanmamasına ve herhangi bir manevi tazminat öngörülmemesine karşı çıktığını ifade etmiştir. Yargıç, AİHM içtihadının “ihlalin tespiti yeterlidir” yaklaşımını bazı durumlarda benimsediğini ancak Demirhan başvurucularının durumunun bu genel uygulamadan ayrıldığını düşünmektedir: Başvurucular Yalçınkaya kararının yol gösterici ilkelerinden faydalanamamış bir dönemde Strasbourg’a başvurmuşlar ve böylece öncü karar sürecine katkı sunmuşlardır. Bu yönüyle en azından Yalçınkaya davasındaki gibi makul tutarda masraf ve ücret ödenmesi gerektiğini savunmuştur.

Diğer yandan davada Türk yargıcı Saadet Yüksel de kısmi muhalefet şerhi yazmıştır. Yüksel, zaten Yalçınkaya kararında da karşı oy kullanan yegâne hâkim idi; Demirhan kararında da çoğunluğun ihlal tespitlerine katılmamıştır. Yüksel’in görüşü, ByLock kullanımının ve benzeri olguların iç hukuka göre suç teşkil edebileceği, Türk mahkemelerinin bu delilleri değerlendirme yetkisine sahip olduğu ve adil yargılanma hakkının zedelenmediği yönündedir. Başka bir deyişle Yüksel, ByLock’un tek başına üyelik delili sayılabileceği ve yerel mahkemelerin takdirine müdahale edilmemesi gerektiği kanaatindedir. Bu görüşünü Yalçınkaya davasında ayrıntılı olarak dile getirmiş ve Demirhan’da da önceki muhalefetine atıf yaparak sürdürmüştür. Saadet Yüksel’in karşı oyları, genel olarak Türkiye’deki yargısal yaklaşımı AİHM önünde savunan bir çizgide olup, Demirhan kararında yine tek muhalif oyun Türk yargıcı tarafından verilmiş olması dikkat çekicidir.

Başvurucuların Büyük Daire’ye başvurma ihtimali konusuna gelince: Karar bir Daire kararı olduğu için, başvurucular usulüne uygun şekilde Büyük Daire’ye sevk talebinde bulunabilirler. Yukarıda belirtildiği üzere 3 aylık sürede böyle bir talep iletilebilir.

Başvurucuların AİHM’den bekledikleri tazminatın verilmemiş olması ve özellikle Yargıç Arnardóttir’in bu konuda onlara hak veren eleştirileri, başvurucuların Büyük Daire’ye gitme motivasyonunu artırabilir. Ne var ki, bir davanın Büyük Daire tarafından kabulü genellikle Sözleşme’nin yorumuna veya uygulanmasına ilişkin ciddi bir mesele ya da genel önem taşıyan bir konu bulunmasına bağlıdır (AİHS m.43). Demirhan davasında esasa dair meseleler zaten Yalçınkaya kararında çözüldüğünden, Büyük Daire’ye götürülecek başlıca konu tazminat meselesi olabilir. Bu da daha ziyade Mahkeme’nin iç uygulama politikasıyla ilgili bir konu olduğundan, Büyük Daire’nin kabul ihtimali belirsizdir. Yine de içtihat birliğini sağlamak adına veya sistemik davalarda tazminat konusunu netleştirmek amacıyla Büyük Daire’nin konuyu ele alma olasılığı tümüyle dışlanamaz.

Başvurucular, özellikle masrafların karşılanmaması noktasında adil olmayan bir durum olduğu düşüncesiyle bu yolu deneyebilirler. Süreç sonunda, talep reddedilirse Daire kararı kesinleşecektir; kabul edilirse Büyük Daire belki başvurucular lehine kısmen bir tazmin öngörerek kararı tadil edebilir. Bunun garantisi olmamakla birlikte, Arnardóttir’in karşı görüşü içindeki argümanlar Büyük Daire’de daha geniş tartışmaya açılabilir. Öte yandan Türkiye Hükûmeti’nin de Büyük Daire’ye taşıma hakkı vardır; fakat Hükûmet halihazırda Yalçınkaya Büyük Daire kararı ile ana hukuk meselelerini kaybetmiş olduğundan, Demirhan kararını götürüp götürmeyeceği belirsizdir. Hükûmet, belki kararın uygulanmasını geciktirmek adına veya farklı deliller barındıran dosyalarda AİHM’in tutumunu esnetmek umuduyla başvurabilir. Sonuç olarak, her iki tarafın da temyiz başvurusu imkânı vardır; bu nedenle karar, 2025 sonuna kadar kesinleşmeyebilir.

Kararın Benzer Davalara Etkisi

Demirhan ve Diğerleri kararı, darbe sonrası ByLock, Bank Asya, sendika-dernek üyeliği, sohbet toplantılarına katılma gibi kriterlere dayanarak terör örgütü üyeliğinden mahkûm edilen binlerce kişi için emsal teşkil edecek niteliktedir. Zaten AİHM, Yalçınkaya kararından sonra 5.000’i aşkın benzer başvuruyu Hükûmete iletmiş ve Demirhan davasını da bu “ilk grup toplu karar” olarak sonuçlandırmıştır. Kararın hemen akabinde yapılan açıklamalarda Strasbourg Mahkemesi önünde 8.000’in üzerinde benzer başvurunun halen beklediği bildirilmektedir. Bu dosyaların tamamı, Yalçınkaya ve Demirhan davalarında yetersiz olduğu tespit edilen aynı tür delillere dayalı mahkûmiyetleri konu almaktadır. Dolayısıyla Demirhan kararı, yalnız 239 kişinin davasını değil, Türkiye’deki binlerce benzer hükümlüyü ilgilendiren çok geniş bir kitleyi etkileyen bir sonuç doğurmuştur.

Mahkeme bu kararıyla, ByLock veya benzeri “örgüt kriterlerinin” tek başına ceza yargılamasında suçun kanıtı olarak kullanılmasının AİHS’e aykırı olduğunu güçlü bir şekilde teyit etmiştir. Bu, şu anlama gelmektedir: Sadece ByLock kullandığı için, sadece Bank Asya’da hesabı olduğu ya da bir derneğe üye olduğu için terör örgütü üyeliğinden mahkûm edilen bireylerin hak ihlaline uğradığı Mahkeme tarafından kabul edilmiştir.

Bu durum, benzer pozisyondaki başvurucuların önemli bir kazanım elde ettiği anlamına gelir. Özellikle AİHM’e başvurmuş on binlerce kişi açısından, Mahkeme aynı ihlallerin onların davalarında da söz konusu olduğunu zımnen ilan etmiştir. Nitekim Demirhan kararı, Yalçınkaya kararında ortaya konan standartların takip eden tüm dosyalar için uygulanacağını göstermiştir. Muhtemeldir ki AİHM, bekleyen binlerce dosyayı da benzer grup kararları ile sonuçlandıracak veya tarafların dostane çözüm taleplerine ya da Hükümet’in tek taraflı deklarasyon talebine zemin hazırlayacaktır.

Kararın bir diğer önemli etkisi, Türkiye’nin bu yapısal soruna çözüm üretme zorunluluğunu pekiştirmesidir. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Yalçınkaya kararının uygulanmasını denetlerken Türkiye’den genel önlemler talep edecektir. Demirhan ve Diğerleri kararı, sorunun devam ettiğini gösterdiği için, genel önlem alma baskısı artacaktır. Bu kapsamda Türkiye, muhtemelen FETÖ üyeliği yargılamalarındaki yaklaşımını gözden geçirmek, yargısal içtihatlarda değişiklik sağlamak veya belki de yasal mevzuatta açıklamalar yapmak durumunda kalabilir. Aksi halde, AİHM önündeki binlerce dosyanın ihlalle sonuçlanması ve yeni başvuruların da gelmesi kaçınılmaz görünmektedir.

ByLock, Bank Asya, sendika üyeliği, sohbet toplantıları gibi olgular, Türkiye’de 15 Temmuz sonrasında “FETÖ üyeliği kriterleri” olarak sıkça kullanılmış ve binlerce mahkûmiyete dayanak yapılmıştır. AİHM’in bu kararı, bu tür kriterlerin yargılamada ancak bağlamlarıyla birlikte değerlendirildiğinde anlam ifade edebileceğini, tek başlarına ve otomatik olarak suç delili sayılamayacaklarını ortaya koymuştur. Dolayısıyla bu gerekçelerle mahkûm edilmiş diğer kişilerin de benzer şekilde mağdur edildiği uluslararası yargı mercisi tarafından tescil edilmiştir. Örneğin, bir kişinin yasal bir sendikaya üye olması, o kişi hakkında terör örgütü mensubu olduğu şeklinde yorumlanmıştı. AİHM ise Yalçınkaya’da bu yaklaşımın örgütlenme özgürlüğünü ihlal ettiğini belirtmiştir. Demirhan kararıyla birlikte Türkiye’de sırf sendika/dernek üyeliği, banka işlemi veya benzeri legal faaliyetler nedeniyle mahkûm olmuş kişiler, kendi davalarının da aynı kapsamda olduğunu öne sürebileceklerdir.

Kısacası Demirhan ve Diğerleri kararı, Türkiye’de darbe teşebbüsü sonrasındaki terör yargılamalarına ilişkin AİHM standartlarını bir kez daha netleştirmiş ve genelleştirmiştir. Bu karar, Yalçınkaya ile başlayan “yargısal paradigma değişikliğinin” altını çizerek, ByLock, Bank Asya, sendika üyeliği, sohbet toplantısına katılma gibi fiiller nedeniyle ceza alan binlerce kişinin durumunu doğrudan etkileyen bir emsal teşkil etmiştir. Türkiye, bu kararların ışığında benzer davalar konusunda ya proaktif bir adım atarak genel bir çözüme gidecek (örneğin, ilgili tüm hükümlere dair yargılamaların yenilenmesi) ya da AİHM önünde her bir dosyada ihlal almaya devam edecektir. Her hâlükârda, bu karar on binlerce kişinin adil yargılanma ve kanunilik hakkı konusunda önemli bir kazanımı temsil etmekte ve Türkiye’nin insan hakları sicilinde bu dönemle ilgili kritiği uluslararası bir kararla somutlaştırmaktadır.

Türk Yargı Sistemine Öneriler

AİHM’in Yalçınkaya ve Demirhan gibi kararları, Türk yargısı için ciddi bir özeleştiri ve reform ihtiyacına işaret etmektedir. İlk derece mahkemelerden Yargıtay’a ve Anayasa Mahkemesi’ne kadar, yargı mercilerinin bu içtihatlar doğrultusunda yaklaşım değiştirmesi gerekmektedir.

Öncelikle, ilk derece mahkemeleri düzeyinde delil değerlendirme pratiğinin köklü biçimde gözden geçirilmesi şarttır. AİHM, Türk yargısının ByLock gibi dijital delillere “otomatik suçluluk karinesi” atfetmesini yüksek sesle eleştirmiştir. Bu nedenle mahkemeler, bundan böyle dijital verileri ve dolaylı bağlantı gösteren diğer kanıtları değerlendirirken bunların tek başlarına suçun bütün unsurlarını ispat edemeyeceğini kabul etmelidir. Paradigma değişikliği denen husus tam da buradadır: Mahkûmiyet gerekçelerinde, sanığın eylemlerinin suçun maddi ve manevi unsurlarını nasıl karşıladığı somut ve bireyselleştirilmiş şekilde açıklanmalıdır. Tek başına bir uygulamayı indirmiş olmanın veya bir toplantıya katılmış olmanın, suç işleme kastını ortaya koymadığı anlayışı yerleşmelidir.

Mahkemeler ayrıca delillerin tartışılması konusunda savunmaya geniş imkân tanımalıdır. AİHM, Türkiye’deki bu davalarda istihbari kaynaklı dijital verilerin tam olarak paylaşılmamasını, sanıkların bu verilerin doğruluğunu sınamasına fırsat verilmemesini adil yargılanma hakkına aykırı bulmuştur. Bu nedenle, bundan sonra dijital materyaller mahkemeye sunulduğunda, savunma tarafına ham veriye erişim veya en azından bağımsız bir bilirkişi incelemesi imkânı sağlanmalıdır. Gizli belgeler veya raporlar tek taraflı şekilde hükme esas alınmamalı; savunma, bu delillerin güvenilirliği ve elde ediliş yöntemi hakkında etkili itirazlar yapabilmelidir.

Örneğin ByLock tespit tutanakları ve kullanıcı listeleri, geçmişte MİT tarafından sağlanıp mahkumiyetlere dayanak yapılmıştır. Bu veri setlerinin orijinalliği, bütünlüğü ve sanık ile ilişkisi konusunda savunmaya söz hakkı tanınmamıştır. AİHM kararları sonrasında, her sanığın ByLock verisi bakımından kullanıcı olup olmadığı, mesaj içerikleri varsa bunların suçla ilgisi, verilerin hukuka uygun elde edilip edilmediği gibi noktalar tek tek tartışılmalıdır. Şüpheden sanık yararlanır (in dubio pro reo) ilkesi de gözetilerek, deliller tam bir kanaat oluşturmuyorsa mahkûmiyete gidilmemelidir.

Mahkûmiyet gerekçelerinin kalitesi de AİHM’in eleştirdiği bir diğer husustur. İncelenen davalarda Türk mahkemelerinin çoğunlukla şablon ifadeler kullandığı, genel geçer cümlelerle suçun sabit olduğunu ilan ettiği görülmüştür. AİHM, birbirinin kopyası gerekçelerle on binlerce kişinin mahkûm edilmesini, her bir sanığın bireysel sorumluluğunun tartışılmamasını adil yargılanma ilkesine aykırı bulmuştur. Bu sebeple, ilk derece mahkemeleri ve istinaf/temyiz merciileri, her sanık yönünden ayrı ve özel gerekçe yazma zorunluluğuna riayet etmelidir.

Mahkûmiyet kararı verilecekse, o kişinin fiillerinin hangi somut delillerle örgüt üyeliğini ispatladığı, bu delillerin güvenilirliği ve deliller arası ilişki mantıksal bir bütünlük içinde açıklanmalıdır. Gerekçeler, sırf “sanık FETÖ’nün çağrısı üzerine bankaya para yatırmıştır, dolayısıyla örgüt üyesidir” şeklinde ön kabullerden ibaret olmamalıdır. Aksine, sanığın bilinçli bir şekilde örgütün amaçlarına katkı verip vermediği somut olgularla ortaya konulmalıdır.

Yargıtay açısından da bu kararlar ışığında ciddi bir içtihat dönüşümü ihtiyacı vardır. Yargıtay özellikle 2017 sonrasında ByLock kullanımı, sendika üyeliği, Bank Asya işlemleri gibi kriterleri örgüt üyeliğine yeterli delil sayan birçok onama kararı vermişti. Ancak AİHM’in ihlal kararları, bu içtihadın uluslararası standartlara aykırı olduğunu tescil ettiğinden, Yargıtay’ın artık içtihadını yenilemesi gerekecektir. Yargıtay Ceza Daireleri veya mümkünse Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulu, örgüt üyeliği suçunun unsurlarına ilişkin net kriterler belirlemeli ve tek başına soyut irtibat göstergelerinin (örn. Uygulama indirmek) mahkûmiyete yeterli olmayacağını vurgulayan kararlar yayımlamalıdır. Bu şekilde bir yüksek yargı içtihadı, ilk derece mahkemelerini de bağlayacak ve tekrarlanan ihlallerin önüne geçebilecektir. Aksi takdirde AİHM kararları uygulanmadığı takdirde, Türkiye yeni ihlal kararlarıyla karşılaşmaya devam edecektir.

Anayasa Mahkemesi (AYM) de bu süreçte özeleştiri yapması gereken bir kurumdur. Zira hem Yalçınkaya hem Demirhan başvurucuları, bireysel başvuru yolunu tüketmiş ancak AYM’den herhangi bir ihlal tespiti veya etkin bir inceleme görememişlerdir. Anayasa Mahkemesi, OHAL sonrası gelen binlerce FETÖ üyeliği bireysel başvurusunu kabul edilemezlik kararlarıyla veya esastan ihlal yoktur şeklinde sonuçlandırmış, pek çok dosyada konu AİHM önüne taşınmak zorunda kalmıştır. Bu durum, ulusal düzeyde etkili bir denetim mekanizması olması gereken AYM’nin rolünü tam oynayamadığına işaret etmektedir.

AYM’nin kendi içtihadında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ve AİHM içtihadını gözetmesi gereği, Anayasa m.90 ve 148 uyarınca zaten mevcuttur. Bu nedenle, AYM’nin Yalçınkaya ve Demirhan kararlarını dikkate alarak bundan sonra önüne gelecek benzer bireysel başvurularda ihlal kararları vermesi beklenir. AYM, örneğin ByLock verisine dayanılarak verilen mahkûmiyetlerde adil yargılanma ve kanunilik ilkesi sorunlarını kendisi tespit edip gidermeye başlamalıdır. Böylece, başvurucuların Strasbourg’a gitmeden iç hukukta tatmin edilebilmesi sağlanabilir. Aksi halde AYM, etkin bir hak arama yolu olarak sorgulanmaya devam edecek ve AİHM’e gelen başvuru yükü artacaktır.

Son olarak, Türk yargı pratiğinde genel bir zihniyet değişimi ihtiyacı olduğu açıktır. 15 Temmuz sonrasındaki davalarda yargı organları, “olağanüstü tehdit” algısıyla hareket ederek, kişi hak ve özgürlüklerini ikinci plana atmış, geniş suç yorumları yapmıştır. AİHM kararları ise hukukun temel ilkelerine dönülmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Masumiyet karinesinin korunması, suçun şahsiliği ve kusur ilkesi, kanunilik (belirlilik) ilkesi, savunma hakkının kutsallığı gibi evrensel ilkeler yeniden yargı erkinin merkezine alınmalıdır. Yargısal paradigmada, bir kişinin bazı örgütsel irtibat emareleri gösterdi diye peşinen suçlu kabul edilmesi yerine, her sanığın bireysel fiilleri ve kastı ispatlanmadıkça mahkûm edilemeyeceği anlayışı yerleşmelidir. Bu, elbette yargıç ve savcıların eğitiminden Yargıtay ve AYM içtihadına kadar çok boyutlu bir dönüşüm gerektirir.

Ayrıca dijital delillerin kullanımı konusunda uluslararası standartlar takip edilmeli, örneğin delil zincirinin kurallara uygunluğu, dijital verinin bütünlüğü ve doğrulanabilirliği hususlarında bilimsel yöntemler benimsenmelidir. Terörle mücadele gibi zor bir alanda dahi, hukuk devleti ilkelerinden taviz verilmemesi gerektiği AİHM tarafından vurgulanmıştır.

Özetle, ilk derece mahkemeleri somut ve bireysel delil değerlendirmesi yapmalı, Yargıtay yol gösteren içtihatlar ile alt mahkemeleri yönlendirmeli, AYM de etkili bir denetim mekanizması olarak bu ilkeleri uygulamalıdır. Mahkûmiyet gerekçelerinde her bir sanık için suçun unsurları tek tek tartışılmalı, deliller bilimsel ve hukuki bir titizlikle ele alınmalı, savunmanın hakları tam olarak gözetilmelidir. Aksi takdirde, AİHM’in işaret ettiği sistemik sorun devam edecek ve Türkiye hem uluslararası alanda mahkûm olmaya devam edecek hem de vatandaşlarının adalet duygusunu zedeleyecektir. Yalçınkaya ve Demirhan kararları, Türk yargısı için bir alarm zili işlevi görmelidir; bu kararların ışığında hukukun evrensel ilkelerine dönüş yapılarak benzer hataların tekrarlanmaması sağlanmalıdır. Bu sayede hem binlerce kişinin mağduriyetinin giderilmesi hem de yargıya güvenin yeniden tesisi mümkün olabilecektir.

AİHM önündeki gelişmelerden haberdar olmak için Whatsapp kanalımı takip edebilirsiniz

Whatsapp
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önündeki davalarda yaşanan gelişmelere,
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına,
  • AİHM‘in Türk Hükümeti’ni savunmaya davet ettiği davalara,
  • AİHM’nin önemli bildirilerine
  • Yazımlarıma, sıcağı sıcağına ulaşmak için kanalımı WhatsApp kanalımı takip edebilirsiniz.

Similar Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir